Dil ve Edebiyatımızı Edebiyatçı(!)larımızdan Koruyalım!

/ 24 Eylül 2018 / / yorumsuz

Elbette, herkes Divan Edebiyatı veya Eski Türk Edebiyatı veya Klasik Türk Edebiyatı denilen edebiyattan zevk almak ve okumak zorunda değil. Eski Edebiyat savunusu gibi görünen bu yazının amacı da bu değil zaten.

Bu yazı “Edebiyat Dersleri öğrencilerimize Türk Edebiyatını sevdiriyor mu?” sorusuna küçük bir katkı olması ve somut bir örneğin duyurulması amacıyla yazılmıştır. Konunun uzmanlarının ve akademiyanın dikkatini çekmeye ve hem bir düzeltmeye ve hem de bir düzelmeye vesile olması amacıyla…

Konu son yıllarda 1 buçuk  – 2 milyon öğrencinin lise eğitimini sürdürdüğü, ikmal ettiği Açık Öğretim Lisesi Dil ve Anlatım dersi sınavındaki bir sorunun akla getirdiği sorular.

Öncelikle şunu belirtelim: Açık Öğretim Liseleri (AÖL, Mesleki AÖL, AÖ-İHL) öğrencilerinin tamamının sorumlu olduğu ve geçmek zorunda olduğu bir derstir, Dil ve Anlatım dersi.

Ve gelelim yazının esas yazılma sebebi olan soruya: 31 Mart 2018 tarihinde uygulanan 2017-2018 öğretim yılı 2. dönem sınavlarında 1. oturum sayfa 53’de yer alan Dil ve Anlatım 7 dersi 19. sorusu aynen aşağıdaki gibi:

Klasik Türk Edebiyatı uzmanlarının soruyu ilk okuduklarında dikkatini ne çeker bilmiyorum, ama benim ilk ilk dikkatimi çeken A seçeneğindeki yargı oldu: “Ağır bir dille yazılmıştır.

Şimdi, bu beyit 17. yüzyıl şairlerinden Edirneli Neşati’nin bir gazelinden alıntıdır. 17’inci yüzyılda yaşamış bir şairin beytindeki dili “ağır bir dil” olarak nitelendirmek her zaman olabilecek bir anakronizm olayı olarak görülüp geçilebilir de. İlk Çağdaki bir olayı anlatan filmde Seiko elektronik saat takan aktörün ya da Malkoçoğlu filmindeki savaş sahnesi esnasında gökyüzünden bir uçağın geçmesi gibi durumlar zaten alışılagelmiş hatalar. Bu soruda da, 17. yüzyıl şiirini, şiirde geçen bazı kelimelerin biz anlamlarını bilmiyoruz, bize ağır geliyor deyip geçmek mümkün mü?

Evet mümkün.

Bu yargıyı veren kişinin bir edebiyat öğretmeni olması durumunda bile 2 milyon öğrencinin önüne konulan bu soruda olduğu gibi evet mümkün.

Ancak daha profesyonelce ve eğitimci gözüyle yaklaştığımızda ise akla gelen sorular çoğalıyor ve basitçe bir hata deyip geçemeyeceğimiz noktaya gidiyor. Belki birilerinin dikkatini çeker ümidiyle sormaya ve yazmaya devam edelim…

Öncelikle edebiyat öğretiminde test tekniğinin kendisinin başlı başına bir sorun olduğunu vurgulayalım. Test tekniği ile edebiyatın bir gence vermesini beklediğimiz hangi duygu/düşünce/davranış ve beceriler ölçülebilir? Bu tekniğin bizde uygulandığı haliyle özellikle edebiyatta ezberden başka bir şeyi ölçmediği ve hiçbir kalıcı edebi beceriyi kazanmaya teşvik etmediği de açık. Bunun tartışması elbette böyle bir yazının boyutlarını aşar. Ancak yıllardan beri uygulayageldiğimiz ve halen LGS, YKS gibi sınavlarda uygulamaya devam ettiğimiz bu ölçme tekniğinin yanlışlığını bu vesile ile bir kere daha yanlışlığını bir kere daha gözlere sokalım.

Devam edelim…

Soruyu yazan Edebiyat öğretmenimiz ve kontrollerini yapan meslektaşlarımız, Neşati’nin günümüz diliyle yazmasını bekleyemeyeceklerine göre, Eski Türk Edebiyatını öğrencilere tanıtmakla görevli ve soru yaza(dırıla)cak kadar kendisine güven(ile)n hocalarımız Eski Türk Edebiyatına bilinçli ya da bilinçsiz karşı bir duruş içinde olabilir mi?

Elbette olabilir (olmaya da bilir), nitekim herkes Divan Edebiyatı veya Eski Türk Edebiyatı veya Klasik Türk Edebiyatı denilen edebiyattan zevk almak ve okumak zorunda değil. Eski Edebiyat savunusu gibi görünen bu yazının amacı da bu değil zaten. Amacımız Eski Türk Edebiyatı ile ilgili milliyetçi tepki ortaya koymak da değil. Ki zaten milliyetçilik bazlı tepkinin Divan Edebiyatı karşıtı şekilde ortaya çıkması da mümkün. Dil ve kültürde ırkı esas alan bir milliyetçilik ile ne işimiz bizim eski edebiyatla, Arabın Farsın edebiyatı ile? türünden bir yaklaşım da mümkün.

Milliyetçilik veya bizden olanı kutsamak gayretinde değiliz. Ancak neredeyse 4 yüzyıl önce söylenmiş bir şiirin dilini “ağır dil” olarak niteleyen anakronik yargının altında yatan zihniyet ve bunun 2 milyon öğrencide bırakacağı iz bizi ilgilendiriyor.

Daha açalım, sormaya devam edelim: Dilin ağırı nasıl oluyor (hafifi de mi var)? İçerisinde Farsça ve Arapça kökenli terkipler ve sözcükler var diye Osmanlı Türkçesi ağır bir dil oluyorsa binlerce yıl önce kullanılan ve son bir kaç bin yıldır ne yazılı ne sözlü hiçbir ürününe rastlanmayan Sümerlilerin ve Eski Mısırlıların dilleri gibi dilleri araştıran Dilbilimciler, Arkeologlar ne için uğraşıyor?  Sümer tabletlerini çözen Rawlinson, Talbot, Hinks ve Oppert gibi bilim adamlarının, Eski Mısır hiyerogliflerini Rosetta (El-Reşit) Taşı’ndaki yazıtları inceleyerek çözen Jean-François Champollion (1822), Orhun Kitabelerini çözen Danimarkalı Thomsen (1925) dünyanın en gereksiz ve ağır işini mi yaptılar?

Bugün bir toplumun gelişmiş bir kültür sahibi olmasının en temel ölçütü dil ve dildeki kelime sayısı değil mi? Kültürlü bir insan olmanın en önemli göstergelerinden birisi anladığınız ve kullandığınız kelime sayısı, bildiğiniz dil sayısı (hani bir dil bir insan, iki dil bir çok insan) değil miydi?

Kültür sadece Batı Dilleri ile edinilen bir şey midir? Yoksa siz ari dil mi arıyorsunuz?

Yoksa biz dille savunduğumuzu söylediğimiz değerleri, eylem ve ihmallerimizle değersizleştirenlerden miyiz?

(Yoksa siz, Çekoslavyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?)

Yorum yaz