Özgür Eğitim-Sen Genel Sekreteri Ali Aydın’dan Gerçek bir olay, zihin ve ufuk açıcı bir eleştiri: Foucault, sahte diploma ve Napolili halatçı

/ 7 Temmuz 2019 / / yorumsuz

Özgür Eğitim-Sen Genel Sekreteri Ali Aydın’dan Gerçek bir olay, zihin ve ufuk açıcı bir eleştiri: Foucault, sahte diploma ve Napolili halatçı

Bir İtalyan soylusu, denizi hiç görmemiş birinin şaşkınlığına tanık olmak istemiş ve yanına taşralı yoksul bir halatçıyı alıp onu Napoli körfezine götürmüş. Körfeze vardıklarında – gök ile denizin o kocaman muhteşem mavi gülüşünün buluştuğu yerde- yoksul halatçı, gözünü gemi direkleri, zincirler, halat ve palamarlar yığının ortasına dikmiş. Yüzü keyifli bir inanmazlıkla aydınlanmış ve dayanamayarak, “Ne çok halat!” diye haykırmış.

Türkiye’de yaşayıp Felix Marti-Ibanez‘in bu öyküsünde bahse konu olan Napolili o halatçı ile karşılaşmamış olmanın imkânı yok. Muhatap olduğumuz çoğu hadisede aslı dururken suretiyle uğraşıyoruz. Bir olay oluyor ve gerçek neredeyse diz kırmış bir vaziyette gözleri gözlerimize değecek bir mesafeye kadar yaklaşıyor bize. “Şimdi”, diyorsunuz, “Şimdi anlaşılacak her şey”. Ne var ki çoğu zaman gerçeğin karşısında öyküdeki gibi Napolili halatçılar var; deniz tam karşısında iken gözüne değmiyor, güneş denizle buluşmuş gülümserken bile kendisini fark ettirmiyor.

Birkaç gün önce medyaya yansıyan bir haber ve habere ilişkin şahit olduğumuz yaklaşım öyküdeki Napolili halatçıyı akla getirecek cinstendi. Haberde, Zonguldak’ta müdür olarak görev yaptığı okulda hizmetli ile yaşadığı bir tartışma nedeniyle okula gelen müfettişin yaptığı inceleme sonucunda aslında tesadüfen sahte diplomayla 21 yıldır öğretmenlik yaptığı ortaya çıkan şahıs hakkında ‘resmi belgede sahtecilik’ ve ‘nitelikli dolandırıcılık’ iddiasıyla dava açıldığı belirtiliyordu. Haberde, söz konusu şahsın 21 yıllık hizmet süresince çok sayıda teşekkür belgesi aldığı bilgisi de yer alıyordu. Hatta sanık avukatının savunmasında “Hiç üniversiteye gitmemiş birinin bu kadar teşekkür belgesi almış olması mümkün olamaz.”, dediğini okuyoruz. Eğer sanığın avukatı bu argümanı inanarak ileri sürmüşse yanıldığını üzülerek belirtmek isterim. Zira daha birkaç yıl önce 19 yıllık bir öğretmenin diplomasının sahte olduğu haberi ile çalkalandı tüm Türkiye. Çünkü söz konusu kişi ‘yılın öğretmeni’ seçilmiş, ödülünü de bizzat dönemin Başbakanı Erdoğan’dan almış birisiydi. Öte yandan ‘sahte diploma’ sadece öğretmenlik mesleği söz konusu olduğunda karşımıza çıkmıyor. Birkaç yıl önce Van’da tam 9 yıl; Kanada Toronto Üniversitesi Tıp Fakültesi, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin sahte diplomalarını kullanan bir kişinin özel bir üniversitede Yardımcı Doçent olarak ve Sağlık Lisesi’nde de farmakoloji uzmanı olarak çalıştığı ortaya çıkmıştı.

Olay bir “evrakta sahtecilik” düzleminde tüketilemeyecek kadar önemli. Bu tür hadiseler başka bir okuma yapmamız yönünde hepimize bir davet içeriyor. Bu doğrultuda tüm bir eğitim sisteminin kendisini sorgulamamız icap ediyor. Uzun yıllar içinde alınan bir eğitimin sonunda diploma sahiplerince icra edileceği düşünülen mesleklerin; hiçbir kurumsal eğitime dâhil olmamış ve hiçbir sınava girmemiş kişilerce “sahte diploma” ile icra edilebildiğini ve bu durumun ne şahsı istihdam edenlerce ne şahıstan hizmet alanlarca fark edilmesini mümkün kılacak bir fark yaratmadığı görülüyor.

Dolayısıyla tam bu noktada sorgulanması gerekenin “sahte diploma” değil “gerçek diploma” olduğu izahtan varestedir. Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer konu ile ilgili kaleme aldığı Karar’da yayımlanan 11.01.2018 tarihli yazısında, ardı arkası kesilmeyen sahte diploma haberlerine ilişkin verilmesi gereken tepkiyi vukûfiyetle ortaya koymuştu : “Sahte diploması ile gerçek diploması olan, aynı işi yapıyor ve ortaya bir fark çıkmıyorsa –ki çıkmıyor- burada sahte diplomaya yüklenmek, bütün enerjiyi orada tüketmek yerine sahtesi ile hiçbir farkı fark edilmeyen gerçek(!) diplomayı sorgulamak boynumuzun borcu olmalı değil mi? Bu diplomanın verildiği eğitim fakültesini, bu diploma için şart koşulmuş müfredatı, dersleri, pedagojik formasyonu masaya yatırmak hayat-memat meselesi olmalı değil mi? Sahtecilik olayını açığa çıkaramayan bürokratik yapılanmanın, bunu ölçemeyen denetim mekanizmasının varlığı, işlerliği varoluşsal şekilde sorgulanmalı değil m?”

Ünlü Fransız düşünür Michel Foucault 10 Mart 1975’te Jacques Chancel’in Radioscopie programında eğitim, öğretim, bilgi ve diploma üzerine çarpıcı tespitlerde bulunmuş ve o programda diplomanın eğitim sistemindeki konumuna şöyle işaret etmişti: “Biliyorsunuz diploma bilgiye sadece ticari bir değer kazandırma işine yarar. Ayrıca diploması olmayanları; kendilerinin bilme hakkı ya da buna yönelik yetenekleri olmadığına inandırma işini görür. Diploması olan herkes bunun bir işe yaramadığını bilir. Diplomanın içeriği yoktur, bomboştur. Diploma aslolarak diploması olmayan insanlar için anlamlıdır. Bana kalırsa zaten diploma diplomasızlara yönelik olarak ortaya çıkmıştır.”

Gerçeği ile sahtesi arasındaki farkın ancak evrak üzerinde yapılacak teknik bir takip ile anlaşılabildiğini önümüze koyan “sahte öğretmen”, “sahte doktor” haberleri Foucault’un da belirttiği gibi diplomanın “içeriksiz” ve “boş” oluşunun kanıtı niteliğinde. Diplomanın eğitim sistemi içerisinde Foucault’un sıraladığı işlevleri, sahtesine sahip olanla gerçeğine sahip olan arasında sahada gözle görülür bir farkın neden ortaya çıkmadığını açıklıyor.

İvan İllich Sağlığın Gaspı isimli kitabında kitabın argümanını şu tek cümlede özetler: “Tıp kurumu sağlık için büyük bir tehlike haline gelmiştir.” İlich’in sağlık ile tıp kurumu arasında yaptığı ayrım pekâlâ eğitim kurumu ile eğitim arasında yapılabilir. Hatta yapılmalıdır da. Modern zorunlu eğitim sistemi diploma tekelini elinde bulunduruyor ve sistemin tüm deveranı bu yolla mümkün oluyor. Varoluşunu sahip olduğu diploma tekeline borçlu bir sistem ile karşı karşıyayız. Kabul edelim ki böyle bir sistemde ilk kurban bizzat eğitimin kendisidir.

Merhum Nurettin Topçu yıllar önce;  ‘’Ders kâbus haline gelmiştir; neşve ile doldurucu bir ziyafet ve şenlik değil; diploma arzusu ve istikbal endişesiyle çekilmesi mukadder bir dert, taşınacak bir yük, dolacak bir çile…’’, derken eğitim kurumlarının o ilk kurbanı olan eğitimin düştüğü/düşürüldüğü duruma ağlıyordu. Topçu, “Fuzûli okulda öldürüldü”, derken bunu haykırıyordu.  Bilginin esasen derin bir şekilde zevkle ilgili olduğunu ne var ki öğretim diye bildiğimiz cari uygulamalar bütünü içinde bilginin sevimsiz, mutsuz, gri bir şeye dönüştürüldüğünü söyleyen Foucault bir yönüyle bu tespiti ile Topçu’yu teyit eder.

Diploma, labirentin sonundaki peynir ve onun varlığı üzerinden labirent tartışma dışı bırakılıyor. Tam da yapmamız gereken labirenti, işleyişini, kurgusunu, amaçlılığını ifşa etmek. Bu yaşanılan hadiselerin her biri bizlere bunu yapmamız için bir davet niteliğinde. Bunu yapmak yerine gerçekleri yüzümüze çarpan bu tür hadiseleri tıpkı medyanın yaptığı gibi bir “evrakta sahtecilik” –  “sahtekârlık” düzlemine sıkıştırırsak Napolili halatçıdan farkımız kalmaz.

Ali Aydın

Kategoriler
E-Mail Aboneliği

E-Posta adresinizi aşağıdaki bölümden bültenimize ekleyerek yeni yazılarımızdan haberdar olabilirsiniz.