“Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar”

/ 12 Eylül 2017 / / yorumsuz

“Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar” sözü, son tartışmalar vesilesi ile bir kere daha gündeme geldi. “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar” nedir? Hakikaten, “müsâdeme-i efkâr”dan “bârika-i hakikat” doğuyor mu?

“Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar”, “Hakikat kıvılcımı, fikirlerin çarpışmasından doğar” anlamına gelen bir söz. Sözün anlamı ile ilgili arama motorlarından yapacağınız ara(ştır)malarda karşınıza namlı köşe yazarlarının da söze ilişkin açıklama-düzeltme-eleştirilerini bulabilirsiniz.

Eskiler “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar” demiş. Eğer öyleyse günümüzde hakikat kıvılcımlarının patlamalarıyla aydınlanmış olmamamız lazım. Öyle ya, her gün whatsapp, facebook, twitter üzerinden onlarca tartışmaya şahit oluyoruz. Ancak bunca tartışma ve bunca bilginin bolluğuna rağmen halen karşılıklı akla davet etmeler, aklı kullanmamakla suçlamalar (tabii böyle düz ifadelerle değil, çoğu zaman küçümseme ve hakaret ile veya en azından ince alaylarla) bitmiyor. Kimse kimsenin aklından emin değil, memnun hiç değil.

“Peki, bunca tartışmaya rağmen neden hakikate, ortak doğrulara ulaşamıyoruz?” sorusuna cevap aranması belki bir arpa boyu yol aldırabilir. Belki tartışmanın hakikate ulaştırması için küçük de olsa bir kapı aralayabilir.

Bu yazı hala akıl ve mantıktan, tartışarak doğrulara ulaşmadan umudunu yitirmeyenler için. “Tartışma”yı konu edinen ilk filozoflar olarak Sofistleri ve Sokrates’i hatırlayalım. Yazının ilerki satırlarında yine değinmek üzere.

Tartışmalarımız, özellikle de günümüzde sosyal medya üzerinden yürütülen tartışmalar çok ilginç özellikler gösteriyor.

Tartışmanın tarzından, çeşidinden, şiddetinden, uslübundan söz etmek mümkün. Yine tartışmanın ortamı ve araçlarından (konferans salonu, sosyal medya, mektuplaşma … yine telefonla, yüz yüze, yazılı olarak…) da söz etmek ve çeşitlendirmek de mümkün.

Ve tabii ki, amacından: Kazanmak (muhatabını mat etmek, mars etmek …) veya hakikati bulmak…

Ancak sonuçta hangi açıdan ve hangi çeşidine bakarsanız bakın ortada bir (fikirlerin) çarpışma(sı), çatışma(sı) bulunduğu açık. Ve tabii ki, iki farklı (büyük ihtimalle zıt) fikrin bulunduğu da… Zıt veya farklı fikirler çatışacak-çarpışacak (müsâdeme) ve ortaya hakikat ışığı-kıvılcımı çıkacak…

İşte tam da burada en ilginç tartışma ortamlarından birisi olarak, iletişim teknolojilerinin gelişmesi sayesinde günümüzde bir yandan yüz yüze ilişkileri bitiren, öte yandan uzakları yakın eden whatsapp’ıyla, twitter’ıyla, facebook’uyla … sosyal medya karşımıza çıkıyor.

Sosyal medyadaki tartışmaların serencamı tarafların gerçek tanışlar olup olmamasına, grubun mahiyet ve büyüklüğüne v.b. göre çok ilginç olabiliyor. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: çoğu sosyal medya tartışması hakikat kıvılcımını çaktırmak yerine, kazanma ve üstün gelme hırsını pekiştirerek sonuçlanıyor.

_____________

Peki hakikati ortaya çıkarmak yerine öfke uyandırması, tarafgirlik gayretini pekiştirmesi sadece sosyal medyanın suçu mu?

Bir bakıma evet. Evet çünkü …

  • Çünkü ilişki yüz yüze değil;
  • Çünkü sosyal medya kendi(fikri)ni tam olarak anlatmaya yazmaya müsait değil;
  • Çünkü cep telefonundan v.s. hızlı ve kesik yazılan mesajların doğru anlaşılması zor…

… bir çok sebep sayılabilir.

_____________

Sosyal medyanın bu dezavantajları yanı sıra sosyal medya kullanıcısı olarak bizlerin de tartışmalarımız esnasında yaptığımız hatalar işin çoğu zaman hakaretle sonuçlanmasına yol açtığı açık.

Ben burada hem sosyal medyada, hem yüz yüze tartışmalarda yapılan temel usül hataları ortaya koymaya çalışacağım.

Öncelikle, bir fikir ortaya atmadan sadece bir yazı linkini kopyala yapıştır yaparak katkı yapmak(tığını sanmak). Özellikle dost ve akraba topluluklarında sıkça başvurulan bir yöntem. Bir yazı linkini veya yazının bütününü hiç bir yorum, sunum, değerlendirme yapmadan, “Millet bunu okuyun da bir tartışalım!” bile demeden paylaşmak.

  • Kendin tamamını okudun mu? Okuduysan neden ana fikrini yazmak yerine bütün yazıyı atıyorsun? Anlamadın da bizden yardım mı bekliyorsun?
  • Tamam anladım sence çok önemli! İyi de benimle ilgisi ne?
  • Yok okumadıysan benden okuyup sana anlatma mı bekliyorsun?

Diyeceksiniz ki, bu tartışma bile değil ki, sen neden söz ediyorsun? Evet, bu tartışma bile değil, hatta bu diyalog bile değil. Bu kendi kendine konuşma (monolog) da değil maalesef. Bu tavrı anlamak için, bunu yapan büyük bilgelerin seviyesine çıkmak lazım herhalde (!)

Sonrasında tartışılan fikir veya olaya nereden bakıldığını, hangi düzlemde ele alındığını ortaya koymadan bir iddianın ortaya konulması da bir başka sorun.

Vatandaş Arakan’da son günlerde olup biteni anlamaya çalışırken (mi acaba?) öyle alıntılar yapıyor, öyle fikirler ileriye sürüyor ki, bunu söyleyen BM Temsilcisi mi, Dış İşleri Bakanlığı yetkilisi mi, yoksa olayları takip eden sıradan bir vatandaş mı anlamak mümkün değil. Sözde olayları açıklamak adına konuşan bu aydın tipi, yarım imamın insanı dinden, yarım hekimin candan etmesi gibi bir noktada sizi bırakıyor.

Ne yapalım? Cevap yok! Neye inanalım? Cevap yok! İyi de sen niye Arakan’dan bahsederken Vatikan’a gittin?

Cevap yok!

Çünkü bir köşe yazarı “Vatikan’ın tavrı”nı manidar bulmuş. İyi de kardeşim ben Papa’dan görüş alarak tavır oluşturmuyorum, fetva alarak da davranmıyorum ki, sen bana Vatikan’dan söz ediyorsun.

Çin petrol için o bölgeye yönelmiş, Amerika bizim Çin ile aramızın bozulması için Arakanlılarla ilgili duygu sömürüsü yapıyormuş…

Anlamaya çalışmak değerli, uyanık olmak insan olmamızın bize yüklediği bir sorumluluk.

Ama uyanmak adına tepkisiz kalmak mı, tarafını belli etmeyen sinik bir kuşkuculuk mu?  Neyi öneriyorsun bana?

Vatandaş olarak ben Arakanlı mağdurlara sırtımı mı döneyim, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Myanmar Hükümeti ile ilişkisini mi kessin? Kime ne öneriyorsun?

Bilgi olmadan fikir olmaz, doğru. Ancak sen bilgi ortaya koyup fikirsiz, tarafsız, eylemsiz kalmaya mahkum bir pozisyon ortaya çıkartıyorsun. O zaman ben senin bilginle ne yapayım?

Yine olgu ile görüşlerin karıştırılması da tartışmaları akamete uğratan bir başka sorun.

Gerçekte olanı tam olarak ortaya koymaya yönelik bir bilgi ile, gerçeklik hakkındaki filanca ya da falanca kişinin yorum ve değerlendirmesini, görüşünü de karıştırmaya açığız.

Köşe yazarı X’in değerlendirmesini, o konuyla ilgili bir bilgi imiş gibi algılamak veya sunmak da özellikle tartışmalarda fikrimizle ilgili kanıt getirirken sıkça yaptığımız bir hata.

Tarihsel, siyasal veya toplumsal bir olgu, somut bir olay ve bu olayın somut sonuçlarını ortaya koymak ile o olay hakkındaki yorum ve görüşleri ayır(a)mamak bizi bu tür yanlışlara götürüyor.

İdeal veya ütopik fikirleri, bir kritermişcesine, konuyla ilgili diğer kişilerin söz, iddia veya tespitlerini değerlendirmede temel ölçütmüşcesine sunmak.

Muhatabını susturmak için gerçeklerden kopuk, bugünle ve o an tartışılan konuyla ilgisiz ideal durumlar ortaya koyup yaşanılan zamanı onunla yargılama. (Asrı Saadetten veya 1930’lu Atatürk’lü yıllardan söz etmeye başlamak gibi…)

Ululardan yapılan yersiz, bağlamına oturmayan alıntılarla muhatabını bastırma….

İnanılan, benimsenen, benimsenilmemesi mümkün görülmeyen uluların sözlerini ya da resimlerini tokat gibi karşısındakine peş peşe yollayan ve sonra örneğin, “Atatürk  diyor, Atatürk, ben demiyorum!” diyen kişinin tavrı gibi… (Burada meşreb veya mensubiyete göre  M.K. Atatürk’ün sözü yerine Kur’an-ı Kerim’den bir ayet veya Hz. Peygamber’e atfedilen bir söz (Hadis) gelebilir.)

Google bu yazıyı bulun!

Yorum yaz