Bilim Kutsal Bir İnektir

/ 2 Ocak 2018 / 9 views / yorumsuz

Anthony Standen’in ilk baskısı 1950’de Amerika’da neşredilen Bilim Kutsal Bir İnektiradlı kitabı, beşikten mezara maruz kaldığımız “Tek gerçeklik vardır; o da bilimsel olandır.” düsturunun o kadar da doğru olmadığını ironik ve akıcı bir üslûpla ortaya koyuyor.

Başını bir an için mikroskop ya da siklotronundan kaldıran beyaz giysili bir bilim adamı halka yönelik bir açıklama yaptığında anlaşılmayabilir, ama kendisine inanılacağı kesindir. Kimse *bir bilim adamının söylediklerinden kuşkuya düşmez. Devlet adamları, din *adamları sivil liderler, filozoflar hepsi sorgulanır ve eleştirilir, ama bilim adamları asla. Bilim adamları popüler prestijin doruklarında gezinen çoşkun varlıklardır, çünkü bütün ihtimalleri ortadan kaldıran bilimce kanıtlanmıştır formülünün tekelini ellerinde tutarlar. Böylece dünya, yanılmama sanatının ustaları bilim adamlarıyla, kimi zaman küçümsenerek sıradan insanlar diye adlandırılan kişiler olarak ikiye ayrılır.



Ama, bilimin bir soyutlama olduğunu, bilimi yüceltmenin gerçekte bilim adamlarını yüceltmek olacağını ilk söyleyen de kendileri olacak ve böylece sıradan insan sessiz sedasız aşağı konumunu kabul ederken, bu tek tek alçakgönüllü bilim adamlarının toplu egoları iyi çiğnenen bir sakız gibi şişirilecektir.

En çok reklamını yaptıkları da bilimin sonuçları değil, ”bilimsel yöntem” ya da ”bilimsel tavır” ya da bir dizi başka mistik değerdir. İşe yarar gerçekler süprüntüden başka nedir ki: Ruhu temizleyen ve saflaştıran, alttaki o yöntemdir.(!)

Bazı bilim eğitimi alan kolej öğrencileri her şeyi yalayıp tuttular ve bilim, atomun yapısına girmeyi başardığı için evrenin bütün meselelerini çözeceğini düşünürler. Profesyonel bilim adamları olurlarsa keskin köşeleri yuvarlanır, ama hiçbir temel değişimden geçmezler.

Bir biyolog duygusallaştırılmış standartlardan bahseder, bunlardan biri bilimsel yaklaşıma, yoğunluk açısından dinsel bir inancı çağrıştıracak biçimde inanmaktır.(!)

Başka bir bilimsel eğitimci, “Bilim adamlarının yetişkin ve ergenlere, evrenin doğası, insanın oradaki yeri, insan hayatının anlam ve değeri hakkında bilimin savunulmaz kıldığı geleneksel dini inançların yerine geçecek yeni kavram ve düşünceler arama yolunda bir sorumluluğu olduğuna inanır.”

Bay Gerald Wendt şöyle der: “Bilimsel düşünce yönteminde ustalaşmak ve bilimlerin temel kavramlarını anlayabilmek için öğrenci ve bilim adamının bilimsel yaklaşımı sindirmesi gerekir. Sadece bu yolla yani yüzeysel olanın derinine dalıp teknik olanın ağırlığından kaçınarak, daha çok okunmaya ve bilimin ne yaptığını ve gelecekte ne yapabileceğini anlamaya hazır olurlar. Ancak böylelikle kendi zekaları oyuna dahil edilebilir.

Şimdi üniversitelerde bilim adamlarının seri üretimi yapılıyor ve bu nedenle de aralarında son derece sıradan, hatta vasat entelektüel güçlere sahip insanlar var. Sıradan, profesyonel insanlardır onlar ve bütün sıradan insanlar gibi, tek bildikleri kendi işleridir.

Doğru düzgün matematik, zeki insanlar tarafından geliştirilmiştir, ama kullanması hemen herkese öğretilebilir.

Sık sık, bir şeyin diğerine neden olduğunu iddia ederlerse de, tam tersi de olabilir. Yöneticilerin büyük bir kelime hazinesine sahip oldukları bilinmektedir; onun için siz de günde 10 yeni kelime öğrenin ve yönetici olun. Ya da, prensipte şöyle işleyen bir argüman geliştirilebilir. Adamın biri pazartesi viski soda içerek sarhoş olur, salı günü konyak ve soda içerek sarhoş olur, çarşamba günü de cin ve soda içerek. Sarhoşluğunun nedeni nedir? Ortak payda, yani soda!

Ve reklamın reklama para yatıran kimseyi halktan daha fazla ikna ettiği gibi, bilim adamları da, Mutlakın Anahtarına sahip oldukları düşüncesiyle, Bay Ortalama Vatandaşın kendini elektron, proton, nötron, genler, kromozomlar, bezeler, hormonlar, potasyum klorür, yüksek oktanlı benzin, ultrasonik dalgalar ve izafiyet teorisiyle doldurmaktan başka çaresi olmadığı düşüncesiyle tezgahlanırlar ve öyle tezgahlanmış kalırlar.

Teorilerin en iyileri bile yanlış çıkabilir, çünkü yarın tam tersini çıkaracak bir deney yapılabilir. Bilim adamları her zaman bütün teorilerin tepesinde asılı duran bu zayıf şüphe gölgesini hatırladıklarını zannederlerse de, sonradan da göreceğimiz gibi, pratikte varlığını sık sık unuturlar.

Memeli hayvanlara ” Mammalia” ya da omurgalılara ” Vertebrata” demeleri gerekir. Size, örümceğin sinek, balinanın balık olmadığını ya da bazen bilim adına bir kelime oyunuyla köpek balığının da balık olmadığını öğretivereceklerdir. Linne’ bin tasnif sisteminin felaket bir karmaşa olduğunu kabul etseler de, bir hayvan ya da bitkinin Latince adını öğreterek, ”bilimsel” adını söyleye eklerdir. … Ve bunun gerçek bilimle ilgisi, satranç oynamakla satranç tahtasındaki taşların adlarını bilmek arasındaki ilgi kadardır.

Ama aynı hikaye , alçaltıcı bir ters dille de anlatılabilir: Eğer bilimin doruğu, atom hakkında şimdi bildiklerimiz ise , on yıl önce bilinenlerin kesinlikle kusurlu olması gerekmektedir, çünkü bilim o zamandan bu zamana büyük aşama kaydetmiştir. Yirmi yıl önce bilinen daha da kusurluydu ve 50 yıl on cenin biliminde bilmeye değer çok az şey vardı. Biraz hayal gücü kullanarak, bundan 20 ya da 30 yıl sonra bugünün biliminin ne hale geleceğini sorabiliriz. Bilimsel ilerlemenin hızı dikkat çekici bir sıçrama yapıyorsa (ki buna işaret eden bir şey yoktur.), bugünün en iyi bilgileri kesinlikle küf korkmaya başlayacaktır.

Bilim adamlarının kendi yetenekleri-yani toplu yetenekleri hakkında fazlasıyla güvenleri olduğundan, bilimi sınırlarıyla ilgili bir şey öğretmemelerine şaşmamalı. Çünkü pek böyle bir şey olduğunu düşünmüyorlar.

Bu basit bir örnek, pek önemli de değil, ama bilimsel yöntemle olumsuz bir şeyi kanıtlamanın imkânsızlığını gösteriyor.

Bilim adamı olmayanlar bilimin ne yapabileceğini bile bilmezler; bilim adamları ise kendi uzmanlık alanlarının geçmişteki başarılarına ve gelecekteki ihtimalleri ne öylesine kaptırmışlardır ki kendilerini, genel olarak bilime uygun alanın ne olduğu hakkında bir fikre sahip olmadıkları gibi, sınırların varlığını da tanımazlar.

Bilimin yanılmaz ve eleştiri ötesi olduğu düşüncesi bir yanılsamadır. Bilim öğretimi sadece bu yanılsamayı ebedi kılar, çünkü bilim hep, bilimi yakalamaya çalışmaktan, ona dışardan bakma fırsatı bulamayan bilim adamları tarafından öğretilmektedir. Bir yanda bilimin kendini göremeyecek kadar derinlere dalan bilim adamları, öte yanda fikir beyan edemeyecek kadar dehşete düşmüş bilim dışı insanlar arasında, bilimi olduğu gibi, yani zamanımızın büyük kutsal ineği olarak gören kimseye rastlanmaz.

Wendell Holmes’ un eski bir nüktesindenüktesindeki gerçek payı daha fazladır: ” Bilim, bir adamın üst kata koyabileceği iyi bir mobilyadır, yeterki zemin kata aklı selim konulsun.

Bilim olarak tanımlandığı sürece, okullardaki dersin adının ne olduğu ya da bazı sınırlar içinde ne hakkında olduğunun hiç önemi yoktu.

Dizel mühendisliği ya da havalandırma, sadece hayatı kazanmak için değil, eğitim adına, sanki bu konuları uyguladıkları atölyeler yerine, sarmaşık kululi bir kampüs teki taklit sömürge binalarında incelemek, insana hayatını nasıl kazanacağını ve kazandığında onunla ne yapacağını öğretebilirmiş gibi, programa dahil edilirdi.

Radar ya da elektronikteki pratik bir ders hangi teli nereye bağlayacağınızı ya da arıza olduğunda hangi düğmeye basacağınızı öğretir. Elektronlar ya da elektronların keşfine yol açan bilimsel yöntem hakkında gerçek bir bilgi vermez, çünkü bunun için önce gerçekten zorlu bir matematik öğretimi görmek gereklidir…..eğitim hayatı en az yirmi yıl geriden izlediğinden…

Doğru ve kesin düşünce alışkanlıkları için zaman yoktur, tempo nefes keser; kılı kırk yaran tarafsız gözlem için zaman yoktur; sadece birinin gerekli gözlemleri yaptığı söylenir bize; bilimsel erdemlerin herhangi birini uygulamak için zaman yoktur, sadece olgular, olgular ve olgular dizisinin elden geldiğince fazlasını sindirebilip, mümkün olduğu kadar azını unutmayı başarabiliriz.

Bu özellikle jeoloji ya da yeni ”yer bilimleri” adı verilen ve yeni icad edilen karman çorman bibir takım çalışmaları öğretmenler tarafından vurgulanır.

Sonra, kendini maddesel şeylerle sınırlamadan düşünceyle uğraşan – ya da öyle yapmaya yeltenen- psikoloji gelir. En son da, insanların birbirleriyle ilişkileriyle uğraşan, bazı heves lilerin ”sosyal bilimler” adıyla şereflendirdiği karma karışık çalışmalar gelir.

Bu durumda, fizikçinin iki maddenin aynı hızla düştüğünü belirtmesi, tamamen hipotetik, gerçek dışi bir duruma işaret etmekte, öte yandan Aristo’ onun söylediğı, içinde yaşadığımız gerçek dünyayı anlatmaktadır. Çünkü fizik, gerçek dünyayla değil, gerçek dünyadan ”soyutlamalarla” la ilgilidir ve onu bu kadar bilimsel yapan budur.

Diğer sözde bilimler, fiziğin şerefine ulaştıkları oranda bilimseldirler ve başka hiçbirinin değil de sadece fiziğin bilim olduğunu söylemek hafif bir abartma olurdu.

…ama her ölçümün bir yanılma payı olduğuna göre, uyum hiçbir zaman tam değildir. Fizikçiler göre ”eşi te yakın” ile eşit aynı şeydir.

Bir uzaklıkta, hatta büyük bir uzaklıkta, iki nesne arasındaki boşluğu dolduracak hiçbir şeyin izi olmadan bu gizemli ”çekim” in nasıl gerçekleştiği konusunda en ufak bir ipucu bile yoktur.

…çünkü işlenecek çok konu vardır ve insanın fizikle neden uğraşması gerektiğini açıklamaya girmek zahmetlidir.

Fizik, bir tartışılmaz ve değişmez gerçek değil, sadece iyi desteklenen muhtemel görüşler bütünüdür ve düşünceleri her an patlayabilir.

Toplumun geri kalanından, hiçbir şekilde farklı olmayan fizikçilerin neyin uygun olduğuna dair zayıf bir hafızaları vardır. Nobel fizik ödülü sahibi Millikan, 1936′ da bilim hakkında yazdığı popüler bir kitapta ” Bilimde bir kere keşfedilen gerçek, hep gerçek kalır.” demiştir.

Eter diye bir şey olduğunu neden varsaydık? Çünkü ışığın titreşimlerden oluştuğunu bulduk ve titreşecek bir şey olması gerekir. Ama öyle mi? Bu, sadece titreşmek fiiline özne sağlamak için gramatik bir gereklilik. Gramatik gereklilikler bizi bağlamaz—atın gitsin.!
İzafiyet teorisi kesinlikle harika şeyler yapar. Bir gözlemci A’ ının B’ den önce olduğunu düşünür ama, birinci gözlemcinin önünden dehşetli bir hızla geçen bir başkası, B’ bin A’ dan önce olduğunu bulur.

Bilimde her zaman bir mutlak vardır. 19. yüzyılda mutlak eterdi ama, eter parçalara ayrılıp dağıldığında mutlaktan geriye hiçbir şey kalmamıştı–bunu bilmeseler de bilim adamları için tahammül edilemez bir durum.

Heisenberg’ in belirsizlik ilkesini kabul ederek, fiziksel bir sistemin durumu hakkında herhangi bir andaki tam bilgi, sistemin gelecekteki davranışını kesinkes öngermeye yyeterli değildir. Yapabileceğimiz en iyi şey, gelecekteki davranışa ilişkin ortalama beklentilerle ilgili istatistik hesaplamalar yapmaktır. Bunun bir sonucu olarak, fiziksel neden ve sonuç ararasındaki doğru bağlantıya istatistik bir olgu olarak bakmamız ve fiziksel dünyanın davranışının sıkı sıkıya belirli olduğu düşüncesinden vazgeçmemiş gerekir.

Sir Arthur Eddington ve arkadaşları ortaya çıkıp belirsizlik ilkesinin özgür iradeye izin verdiğini söylediler. Dikkatlice özgür iradeyi ”kanıtladığını” söylemekten çekindiler.

Fizikçilerin, kendi ”belirsizlik” buluşlarından önemli sonuçlar çıkarmada gösterdikleri bu tuhaf isteksizliğin bir nedeni var.*O da ”belirlilik” ilkesinden doğru dürüst bir sonuç çıkarmamış olmaları.
Modern fizikçiler, ahlaki sorumluluğun dönüşü için hoşgeldin bayrakları açmazlar. Çünkü çekip gittiğinin farkında değildirler.

Kimya birinci sınıf öğrencileri, ilk derste, büyük adamın çınlayan bir sesle ” bir hidrojen atomu bir elektron ve bir protondan meydana gelir.” dediğini duyabilirler. ” Atom” un, ”elektron” *ve ” proton” un ne olduğunu sonradan öğreneceklerdir… Sadece yıllar süren çalışmalar sonucu uzman olan birkaç öğrenci bütün karmaşıklıkların temelindeki deneysel kanıtı bulacak ve oraya vardıklarında atomik yapının bütün teorisinin oldukça farklı olduğunu anlayacaklardır. Bütün gerçekleri toplamadan karar vermeme erdemi varmış gibi göstermek de ortadan kalkmıştır.

Bunu 19. yüzyılın sonlarına kadar sürdürür ve o sırada daha kolaylarına gelen bir stile doğru kayarlar. Bu, gayet basit olarak teorilerin ne olduğunu söyleyerek, verileri olduğuna bırakmaktır.

Ve buna göre fiziğin daha saçma kavramlarından herhangi birini açıklama yolu; fizik dersi kurbanının bütün işlemleri kusursuzca tamamlayıp, tamamen doğru ölçümleri yapıp, hala ne ölçtüğünü bilmemesi gibi bir sonuçla karşılaşma tehlikesi var ise de; bunları hemen öğrencilere ölçtürmek olabilir.
Hakkında konuştuğumuz şeyi ölçebildiğimiz zaman, onun hakkında bir şeyler bildiğimiz doğru değildir. Bir şeyi ölçebileceğiniz gerçeği, o şeyin var olduğunu bile göstermez. Bu tuhaf görünebilir, ama doğrudur ve bunu fizikte kanıtlayacak çok örnek vardır.

Bundan yüzlerce yıl sonra, fizikçinin ”o dehşet verici bombalarının ‘atom’ dedikleri şeylerle ilgisi olduğunu düşündükleri zaman” a eğlenerek bakması ve ”tabi, şimdi doğrusunu biliyoruz” demesi mümkündür.

Atomların varlığı kanıtlanmamış, sadece yüksek olasılıkla var oldukları düşünülmektedir.

Fiziğin sınırları hakkında bir şeyler öğrenmek istiyorsak, gidilecek insan fizikçi değildir.
Biyolojide, her türlü bilim adamını karakterize eden şatafatlı saçmalıkları dile getirme eğilimi bulunmaktadır. Ama biyolojide bilimin erdemleri var mıdır? Bu, sorgulanmaya daha değer bir konu.

Bilimle uğraşmanın nedenlerinden biri mantıksal düşünme ise, biyoloji pek haritada görünmüyor. Bir biyoloji dersi alır ya da ders kitaplarından birini okursanız, herhangi bir bilimsel anlamda bilimsel denebilecek çok az şey bulabilirsiniz. Çünkü orada, tanımlayıcı gerçeklerden başka hiçbir şey yoktur ve gerçekler tek başlarına bir bilim dalı oluşturamaz. Hiçbir akıl yürütme izine rastlamadan dersten tam not alabilir, kitabı sonuna kadar okuyabilirsiniz. Bir biyoloji dersinin üstesinden gelmeniz için iyi bir hafızadan başka bir şeye ihtiyacınız yoktur.

Gerçek, biyologların düşünmediği, en azından kesikesin öncülerden yola çıkarak resmi sonuçlara varmak yolunda düşünmediğidir.

Bir insan fetüsü, balıkla büyük benzerlikler gösterir ve bir biyolog hayal gücünü şiddetle çalıştırırsa, balığın çene kemiğinde insan kulağından bir parça görür. Bu analoji, bu farklılıkların ortasında benzerlik görme biyolojinin büyük zaferidir, ama biyologlar bunu bilmezler ve kendilerini yanlış nedenlerle överler. Mutlak fizik biliminin daha üstün prestiji karşısında o kadar büyülenmişlerdir ki, onu taklit etme gereğini duyarlar ve yaptıklarının bir fizikçi gibi ”hipotezler kurma”, ”sınama” olduğunu iddia ederler.

Biyoloji dev bir analojiler kütlesidir, fiziğin soğuk mantıksal düşüncesinden çok farklıdır.

Biyoloji doğru düşünce değildir. Silip süpüren genellemelerle, doğru gözlem ve hayalci büyük bir düşüncedir.

Biyolojinin bugüne kadar yaptığı büyük genellemeler arasında en silipsilip süpürücüsü ve en iyisi, evrim teorisidir, hiçbir şeyle kanıtlanamamış bir şeye teori denebilirse tabi.

Bilim adamları kendilerine ve dış dünyaya o kadar sık ”bilim adamları her zaman teorilerini deneylerle sınarlar” demişlerdir ki, bu kadar çok tekrar, herkesin, hatta bilim adamlarının kendilerinin bile bu söze inanmasına yol açmıştır.

Evrimin Darwin zamanından beri bu kadar yoğun bir popüler ilgiye ilham vermesi, saf bir bilimsel teori olmayıp içinde ahlak, yani insan davranışı da bulundurmasıdır.

Yüce ve büyük bakış açısına göre, evrim olabildiğince kolaydır, ama iş gerçek detaylara geldiğinde, zorluklar başlar.

Her şey tamamen kişisellikten arındırılmış terimlerle ifade edilmelidir. Bir sincap fındıklarını saklıyorsa, bunu, insanın doğal olarak düşünebileceği gibi kışa yiyecek depolamak için değil, soğuk havanın ya da kısalan günlerin başlattığı bir reflexle yapıyordur.

Tanrı biyologları, bir tavuğun, öbür tarafa gitmek için caddeyi geçtiğini söylemekten korusun: Bu bilim dışı olurdu, bütün meselenin etki ve tepki terimleriyle anlaşılması gerekir.

Ama nadiren açıkça ifade edilen gizli bir amaçta bulunmaktadır ve ”materyalizm”, ”mekanizm” ya da ” determinizm” denebilecek belli bir ”izm” i talim etmekten meydana gelir.



Daha doğrusu, bilimin yapmaya çalışmayı bıraktığı, çünkü fizikçilerin determinizmi bıraktığını gördük, ama bu, onlar böyle düşünmese de biyologlara henüz sızmamıştır. Tek başına determinizm biyoloji için hiç uygun değildir, çünkü cansız şeylere cansız gibi bakmak anlamına gelir, ama biyologlar determinist olarak düşünmeye devam ederler; çünkü bilim adamı olarak daha iyisinin ne olduğunu bilemezler.

Bir çok biyolog ve eğitimci, biyoloji öğretirken, eski öğüdü ”kendini bil” i izlediklerini düşünür. İnsan bedenini incelerseniz, kendinizi bilme yolunda çok az yol katediyorsunuz demektir.

Biyologların herkesin biyoloji okuması gerektiğini düşünmesinin nedenlerinden biri, insanın bir hayvan olduğuna duydukları büyük inançtır. İnsanın kordata filumunda,memeliler sınıfında ve şu ya da bu bölümde olduğunu öğreneceksiniz. Buna insanın doğadaki yerini anlamak diyorlar.

Bazı biyologlar bu insan-hayvan analojisini çok ileri götürürler; biyologlar hep analojilerle uğraştıklarından, kolayca onlar tarafından yanıltılırlaryanıltılırlar.

Çünkü bir biyolog daha iyi bir domuzu görür görmez tanır ise de, daha iyi insanın ne olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktur.

Bazı ultra bibilim adamları hayvanların gerçekten yaptıklarını inceleyerek, insanın ne yapması gerektiği konusunda bir koku almaya çalıştı.

Bilim adamının aklı insan-hayvan analojisinde şunu söyleyecek kadar karışıktır: ”Biyoloji hakkında bildiklerim, gerçekte davranışlarımızın bir üstün ve yaşamsal amaçamaç tarafından harekete geçirildiğini, bunun da, nesnel bir bakışla, tüm hayvan varlığının tek sonundan farklı olmadığını göstermiştir. Bu amaç, tek bir kelimeyle, rahatlıktır.” Buna verilecek gerekli ve yeterli cevap ”zırva” dır.

Diğer bilim adamları gibi psikologlar da, fazlasıyla modern ve böylece de öncekilerden çok daha iyi oldukları için gurur duyarlar.

Fizikçileri izleyen biyologların peşindeki psikologlar, ne pahasına olursa olsun objektif olmak zorunda hissederler kendilerini.

Bir vahşi, taşa ya da kendini besleyecek hayvana kendisininkine benzer arzular ve duygular atfeder.

Bütün insan davranışları hakkındaki her şeyi kapsayan ifadeler dinsel bir umuttan başka bir şey değildir.

Psikolog kanıtın tam olmadığını bilir, ama neyin doğru olduğunu hisseder.(!)

Eğer insanoğlunu anlamayı gerçekten istiyorsanız, psikologlardan başka gidebileceğiniz çok insan var.

”Kültürel fayda” hiçbir anlama gelmeyen bir sözdür: Çevrildiğinde, diğer ‘eğitimli’ insanların bildiği alıntıların aynını bilmek iyi bir şeydirç böylece klasik etiketleri değiş tokuş ederek eğitimsiz insanları dışlanmış hissettirebiliriz, bundan başka bir anlamı yoktur.

Gerçekten, büyük psikolojik anlayışlar basitçe ifade edilemez, sadece öykülerle aktarılabilir. Hiçbir zaman akson ve nöronlar üzerindeki laboratuar deneylerinin sonucu gibi ”bilimsel olarak” bilinmeyeceklerdir.

Bilim adamları otoriteye büyük bir inanç içindedirler.

Bundan yüzlerce yıl sonra insanlar, refleks yayları ve etki tepkileriyle bizim ”nesnel” psikologlarımıza, bir iğnenin ucunda kaç meleğin dans edeceğini tartışan ortaçağ bilginlerine bizim baktığımız gibi bakacaklardır.

Bir sosyal bilimci, her seferinde daha dolambaçlı bir ifadeyi tecih eder, çünkü bu yol, yaptığı işe bütünüyle sahte bir bilimsellik görüntüsü verecektir.

Bilim adamları, insanoğlunun neredeyse sonsuz öngörülmezlik anlarını bilir ama, bundan ancak akıl hastanesinde, kendisine Napoleon olmadığı söylenen deli kadar etkilenir.

İnsanların özgür iradelerine sahip olduunu söylemek, sosyal bilimciler için çok şaşırtıcıdır.

Hiçbir elektron, tek başına bir dini hareketi ya da geçici bir modayı başlatamaz. Eğer insanlar, elektronlar kadar kestirilebilir ise, bir sosyal bilimci iddiasını geçerli kılmak için en azından sosyal bilimciler arasındaki bir sonraki modanın ne olacağını kestirebilmeliydi.

Bilim adamları bizim hizmetkarlarımız olmalıdır, efendilerimiz değil.

Gerçekten doğru olan sadece ve sadece tek bir bilim vardır: Matematik. Fizikten başlayarak sayarsak, diğerleri doğruyu bulmaya yönelmezler, sadece görüşlerin peşindedirler. Tabi, bu çok yüksek olabilir. Mesela, güneşin yarın doğması ya da bir topu elinizden bırakırsanız yere düşmesi büyük bir olasılıktır. Ama eğer 7′ nin böleni yoktur derseniz, bunun doğru olduğunu bilebilirsiniz. Hayattaki bir çok pratik amaç için doğruyla olasılığı yüksek olan arasındaki fark önemli değildir, ama oradadır ve hayattaki bütün amaçlar da pratik değildir.

Fiziğin sonuçlarının olasılığı yüksek ama, ille de doğru olmaması şimdi fizikçiler tarafından da kabul edilmektedir.

O küstah dönemin doruklarında bile, görüşler ikliminde fazla dikkat çekemeyen ya da lider addedilmeyen bazı felsefeciler, elinizden bir milyon kere bıraktığınız bir topun her seferinde yere düşmesinin, bunun bir milyon birinci seferde de böyle olacağını göstermediğinin farkındaydılar. Bilim evrenin işlemesine güvenilebileceği inancı üzerine kurulmuştur. Ve bu saf bir varsayım olarak kalır, çünkü hiçbir zaman evrenin tamamen güvenilir olduğu konusunda bir kanıt edinemeyiz. Fizik teorilerinden hiç biri kanıtlanamaz, çünkü tasavvur edilebilecek diğer bütün açıklamaların denendiğini ve hafif kaçık bulunduğunu söylemek mümkün değildir. Böylece fizikte ya da daha aşağı bilimlerde değil ama, matematikte bilmek mümkündür.

Teorik olarak fizikçiler sonuçlarının olası olduğunun, yüksek bir olasılık söz konusu olsa bile doğru olmadığının farkındadırlar ama, bu onlar için yüksek bir teoridir ve bilinçlerine yerleşmez.Hemen hemen her zaman, yaptıkları ve düşündükleri şeylerde kendi teorik sonuçlarını unutarak, bilim tartışılmaz şekilde doğruymuş ve dahası, sadece bilim doğruymuş gibi davranırlar. Bunu desteklemek için, kelimenin türeyişine ”bilgi” dikkat çekerler. Bu arada, başka biri kelimenin türeyişinden kaynaklanan bir argüman öne sürerse köpürürler.

Eğer 30 haneli sayıyı 20 haneli sayıyla çarpsaydınız yine aynı 49 ya da 50 haneli sayıya ulaşırdınız ve çarpmayı yapmak zorunda kalmadan bunun doğru olduğunu bilirdiniz. İşte bu, fizikte asla atamayacağımız bir adımdır, teyid edici bir deney yapmadan bir şeyin doğru olduğunu bilemezsiniz. Fizikte, genelleme gibi görünen bir şeyle ilgili ne kadar örneğiniz olursa olsun, yeni bir olgunun genellemenin gerektirdiği gibi davranıp davranmayacağını bilemezsiniz. Sonucunuz sadece yüksek bir olasılığa sahiptir ve genelleme neredeyse doğrudan fazla bir şey değildir. Golf oynarken deliğin yakınına gelmekle, topu deliğe sokmak nasıl aynı şey değilse, ”nereeyse doğru” da ” doğru” yla aynı şey değildir.

Bu eğitimde ”transfer” olmadığını kanıtlamıştır. Briç oynamanın çabuk karar vermeye yardım ettiği gösterilmiştir, ama başka bir alanda değil.

Bunun sonucu, tahmin edileceği gibi acınılacak bir durumdur. Orta ve liselerimizin meznları, bir şeyi gerçekten bilme deneyiminden, onu bilmekten, nedenlerini bilmekten yoksundurlar. Neden inandıklarını bilme isteğine bile sahip değildirler. Kafaları bilgiyle doludur, ama der–ki temelinde inanmayı tercih ederler. ” Bilim der ki” ya da ” Bilim göstermiştir ki’ gibi. Sağlıklı bir şüphecilik öğrettiklerini iddia eden fen öğretmenleri de bulunmaktadır. Bunu yapmazlar. Derin bir aldanabilirlik öğretirler; ve kendileri adına düşünmemeye alıştırılmış saf diller herhangi bir yaman palavrayı yutacaktır, yeter ki uzun sözlerle ve bilimsel görünüm kazansın diye nesnellik cilvesiyle süslenmiş olsun.

Biyoloji mantıksal düşünceyle değil, büyük hayal akışlarıyla birbirine bağlanan detaylı gerçeklerden oluşan bir kütlenin incelenmesini içerir. Psikoloji, önemli soruları soramaz ve bilimsel olmak için bildiğimizin çoğunu bilmiyormuş gibi yapmamızı ister, çünkü bilgimiz, ”doğru olmayan” ın eşanlamlısı gibi– bilimsel olmayan, yöntemlerle gelir. Ve sosyal bilim, tam da ” Ne yapacağız?” ın en önemli soru olduğu meselelerde ”Ne yapacağız?” sorusunu askıda tutmamızı ister..

Bilim adamlarının görmediklerini göstermek için bir bilim adamı hakkında bir hikaye, bir arkadaşım, Napoli’ deki dünyaca ünlü akvaryumda, balıklarda ilgili deneylerle uğraşan bir bilim adamıyla karşılaşır. Adam balıkları kuyruklarından* iple bir gerece bağalayarak, kuyruk hareketlerini kaydediyormuş. Balıkların bazıları, bildiğimiz balıklar, bir bölümü de beyni alınmış balıklarmış. Beyinsiz balıklar kayıt aletinde düzgün ve düzenli kavisler çizerken, işlem görmemiş balıkların kuyrukları üzücü derecede düzensiz kavisler çiziyormuş. Bu keşif bilim adamını çok sevindirmiş. ”Bak”,* demiş ”kasların temel hareket düzenini kıran, daha yüksek beyin merkezleri. Beyinsiz balıklar, güzel güzel, düzenli hareketler yapıyorlar.(!)” Bu bilim adamı, akvaryumda yaptığı şeyle etrafında, İtalya’ da olanlar arasındaki herhangi bir bağlantı kuramıyordu. Mussolini, trenleri daha düzenli işler hale getiriyor, ama kimsenin rejimin ideolojisine karşı bir düşünce üretmesine izin vermiyordu.

Bilim adamları ”ortalama” ya taparken, bir şeyi tedavi etmedeki büyük güçlerini kullanmıyor, akıllı insanları delirtiyorlar.

Bilim adamları olarak iyi kötü kavramlarına sahip olmadıkları ve bilimsel düşünce dışında asla bir şey yapmadıklarına göre, güdük hayal güçleri fiziksel zararla sınırlıdır.

Hakiki bilim, demokrasi gibi kafa sayısıyla ilerlemez, sayılanlar üniversitelerdeki bölüm kafaları olsa bile.



Anthony Standen

Satın almak isteyenler için:

Bilim Kutsal Bir İnektir – Anthony Standen – Nadirkitap

Yorum yaz

Kategoriler
E-Mail Aboneliği

E-Posta adresinizi aşağıdaki bölümden bültenimize ekleyerek yeni yazılarımızdan haberdar olabilirsiniz.