2. Ünite: Psikolojinin Temel Süreçleri

/ 15 Nisan 2022 / / yorumsuz

İçindekiler

2. Ünite: Psikolojinin Temel Süreçleri

Davranışta Biyolojik Temeller: Biyolojik Yapının Rolü

Canlılar hem biyolojik (beden) hem de psikolojik özelliklerden oluşur. Bu biyolojik özelliklerle (bedenin) psikolojik özelliklerin nasıl bir ilişki içinde olduğu (beden/zihin sorunu) konusunda değişik görüşler vardır.

1. Tekçi Görüş:

Bu görüşe göre beden ve zihinden sadece biri vardır. Tekçi görüşler bu görüşü iki farklı açıdan ele alırlar.

  • Sadece bedenin var olduğunu ileri süren tekçi görüşe “Maddecilik” denir. Maddecilere göre, zihin bedenin bir ürünüdür.
  • Sadece zihnin var olduğunu ileri süren tekçi görüşe “Panpsişizm” denir. Panpsişistlere göre gerçek olan zihindir; gerçeği zihin yaratır.

 

2. İkici Görüş:

Bu görüşe göre beden ve zihnin ikisi de vardır. Fakat bunu farklı açıklayan iki görüş vardır.

  • Beden ve zihnin birbirinden bağımsız olduğunu ileri süren ikici görüşe “Psikofizik Paralelcilik” denir.
  • Beden ve zihnin birbiriyle etkileştiğini ileri süren ikici görüşe ise “Psikofizik Etkileşimselcilik” denir.

Yapılan bilimsel çalışmalar “Psikofizik Etkileşimselcilik” görüşünü desteklemektedir.

Biliş/Beyin Terimi

Çağdaş psikolojide, psikolojik süreçlerin, bilişin ve duyguların bir bedende oluştuğu bilinmektedir. Bedenle zihnin ilişki içinde olduğu ve birbirini etkilediği de kanıtlanmış bir bilgidir.

Psikolojinin konusu felsefenin alt dalı iken önce ruh, sonra zihin, bilimsel psikolojide ise bilinç, bilinçaltı, biliş olarak değişmiş, son tanımda ise biliş/beyin bileşik terimiyle ifade edilmiştir. Biliş/beyin terimi, psikolojik süreçlerin sinir sistemine gönderme yapılarak incelenmesi demektir. Psikolojik olayların temelinde sinir sistemi yapılarının ve onların etkinliklerinin yattığı kabul edilmektedir. Psikolojinin incelediği davranışlardan biri olan psikofizik tepkiler de işte bu biliş/beyin ilişkisini içermektedir.

Psikolojik Süreçlerle İlgili Beyin Yapıları

Bedenimizde psikolojik süreçlerle yakından ilişkili olan sistem, sinir sistemidir. Sinir sistemi de omurilik ve beyinden oluşur. Bedendeki her türlü olaydan sorumlu olan, onları oluşturan ve denetleyen sistem, sinir sistemidir. Bedendeki tüm sistemler sinir sisteminin etkisi altında işlev görür.

Sinir sisteminin psikolojide incelenen davranışlarla en yakından ilgili olan yapıları beyin yarım kürelerinde ve onların üstünü kaplayan beyin kabuğunda yer alır.

Beyin kabuğunu oluşturan beyin loblarının her birinin ayrı işlevleri vardır. Her lob çok sayıda işlevden sorumludur. Mesela; Art kafa lobu görme, şakak lobu işitme, dili anlama, nesne algılama, alın lobu göz hareketleri, konuşma, motor alanlar, çalışma belleği, yönetici işlevler gibi işlevleri yerine getirir.

Beyin yarım kürelerinin sol ve sağ taraflarının da farklı işlevleri vardır. Sol yarım küre örneğin tarih, felsefe çalışırken daha etkin, sağ yarım küre ise resim yaparken, şarkı söylerken veya bir müzik aleti çalarken daha etkindir.

Davranışta Genetiğin Rolü

Her canlı dünyaya bir genetik yapıya sahip olarak gelirler. Bu genetik yapı canlının kalıtımsal özelliklerini oluşturur.

Psikolojide kalıtım yoluyla edinilen özelliklere “doğuştan donanım” denir. Bu özelikler olgunlaşma sürecinde ortaya çıkar. Mesela; bir örümcek belirli bir gelişim döneminin sonucunda ağ örmeye başlar. Kuşların kurduğu yuva, örümceğin kurduğu ağ mühendislik harikası olarak kabul edilir. Fakat bu davranışlar genetik olarak programlanmıştır.

İnsanın göz, saç ve ten rengi, saçının düz veya kıvırcık olması genetik olarak belirlenir. Fakat insan davranışlarında çevrenin yani “edinilmiş donanım”ın da rolü vardır. Hatta bazı davranışlar tümüyle çevresel etkiler altında belirlenir.

Yaşam Boyu Gelişim

Gelişim yaşam boyu devam eden bir süreçtir. Sağlıklı ve uyumlu bir insanın topluma kazandırılması için psikolojik, biyolojik ve sosyal gelişimin bir bütünlük içinde oluşması gerekir. Gelişim yaşamın ilk kısmında genelde olumlu değişiklikler, ikinci kısmında ise genelde olumsuz değişiklikler olur.

Doğuştan Edinilmiş Donanım

Psikoloji bilimi kurulmadan önce davranışların doğuştan mı olduğu yani kalıtım altında mı şekillendiği yoksa edinilmiş olup çevrenin etkisi altında mı şekillendiği üzerinde birçok farklı görüş olmuştur.

Günümüzde bilim davranışlarda, hem doğuştan donanımın hem de edinilmiş donanımın etkili olduğunu kanıtlamıştır. Bu ikisi bir etkileşim içinde davranışları belirler. Ancak kalıtım ve çevrenin göreli etkisi davranış türüne göre değişir. Örneğin zekâda kalıtımın büyük rolü olduğu kanıtlanmıştır.

Yenidoğan

Duyular: Doğumdan sonraki ilk ayı kapsar. Yeni doğanın tüm duyusal süreçleri etkindir. Fakat görsel sistemi tam gelişmemiştir. En gelişmiş duyusu işitmedir. Yenidoğan erkek sesi ile kadın sesini, annesinin sesini diğer seslerden ayırt edebilmektedir.

Öğrenme, Kişilik: Yenidoğanlar öğrenebilmekte ve bunları hatırlayabilmektedir. Yenidoğanlarda hareket miktarı, uyarıcılara duyarlılık ve çevreye tepkililik bakımından bireysel farklılık vardır. Bu gibi farklar ileride ortaya çıkacak mizaç ve karakter özelliklerinin temelini oluşturur.

Bebeklik ve Çocukluk Dönemi

Fiziksel Gelişim:

Yaşamın ilk yıllarında boy uzunluğu ve ağırlık düzenli bir şekilde artar. Yenidoğanda kafa bedenin 1/4’ü kadardır; yetişkinlikte bu oran 1/8’dir. Bebekte bacaklar bedenin 1/3’ü kadardır; yetişkinlikte ise bu oran 1/2’dir.

Sinir Sisteminin Gelişimi:

Doğduğunda bebekte sinir sisteminin bütün bölümleri ve sinir hücrelerinin tümü vardır. Bundan sonraki gelişim sinir hücrelerinin özellikle alıcı ucundaki dalların uzaması, dallanma ve bunlar üzerindeki dikenlerin artması şeklinde olur. Böylece sinaps miktarı artar. Böylece daha fazla sinir hücresi birbirine işlevsel olarak bağlanır. Sinir sistemi ve beyinde meydana gelen gelişmeler, sinir hücrelerinin ve beyin yapılarının birbirine yoğun biçimde bağlanmasını sağlar. Böylece, beyin bütünleşik olarak çalışır duruma gelir.

Dil Gelişimi:

Bebek önce, tanımlanamayan sesler çıkarır, iki aydan itibaren sırasıyla agulama, belli sesleri çıkarma (ma, ba, da), aynı sesi tekrarlama (mamama), farklı sesleri bir araya getirme (mabagada) gerçekleşir. Dört ile altı ay arasında bebek konuşma seslerini vurgulamaya başlar. Bir yaş civarında ilk kelimeleri söyleme, bir buçuk yaş civarında tek kelimeli cümle kurmaya başlar. İki yaş civarında, iyelik ifade eden cümleler kurmaya başlar. İki ile üç yaş arasında 2-3 kelimeli cümleler kurar.

Duygusal ve Sosyal Gelişim:

İki-beş ay arasında erişkinlerle sosyal etkileşime girer, onlarla oyun oynar. Sosyal ilişkilerdeki duygudurum ifadeleri çeşitlenir. Beş ile dokuz ay arasında duygusal gelişim hızlanır. Annesini öteki yetişkinlerden ayırt etmeye başlar, yabancılardan çekinir, annesine veya bakım sağlayan kişiye bağlanma davranışı gösterir. Onların uzaklaşması bebekte üzüntüye, tamamen ayrılması ise çöküntüye sebep olabilir. Bebeğin bu davranışlarının şiddeti, doğuştan getirdiği mizacına bağlıdır. Bu özelliklerin tüm toplum ve kültürlerde gözlenmesi, bunların biyolojik nedenlerden kaynaklandığını gösterir. Fakat bu davranışların şiddeti, anne veya bakım sağlayanın bu konulardaki duyarlılığına da bağlıdır. Bu da söz konusu davranışlarda çevrenin de etkili olduğunu gösterir.

Dokuz ile on iki ay arasında bebekte taklit etme davranışı görülür; yeni deneyimler arar, kendine özgü davranış örüntüleri geliştirir.

Bilişsel Gelişim:

Doğumu izleyen ay ve yıllarda meydana gelen bilişsel gelişimi J. Piaget (1896–1980) kapsamlı bir şekilde açıklamıştır.

– Duyusal-motor dönemi (0–2 yaş): Refleksler, bu dönemin temel özelliğidir. 6. ve 8. aylarda refleksli davranışlardan amaçlı davranışlara geçer. 9–10. aylarda nesnelerin sürekliliği (kalıcılığı) ilkesi kazanır. Nesnelerin kalıcılığı; bebeğin kendi görüş alanının dışında kalsa dahi nesnelerin var olduğunu bilmesidir. Bu ilkenin kazanılması bebeğin belleği kullanmaya başladığını gösterir. Bebekler bu dönemde çevreyi duyu organlarıyla öğrenirler. Bu nedenle temel öğrenmesi yaparak-yaşayarak öğrenme, problem çözme yöntemi de deneme-yanılmadır. Kendini dış dünyadan ve nesnelerden ayırt eder (doğadan ayrışma). Model alma ve taklit etme kökenli davranışlar ortaya çıkar.

– İşlem öncesi dönem (2–7 yaş): Dil ve konuşma bu dönemde hızlı gelişir. Nesneleri imge ve kelimelerle simgeler. Nesneleri tek bir özelliğine göre gruplayabilir. Düşünme benmerkezcidir yani başkalarının görüş açısını kavrayamaz. Benmerkezciliğin bir devamı olarak aynı anda, diğer çocuklarla bir arada olmasına rağmen, diğerlerinin oyunlarına dikkat etmeden birbirlerinden bağımsız olarak her çocuk kendi oyununu oynar. (paralel oyun). Benmerkezcilikten dolayı, çocuk karşısındakini dinlemeden, onun kendisini dinlediğini varsayarak konuşur (Monolog). Canlı ve cansız nesneler arasında ayırım yapama, cansız nesnelere canlılık özellikleri yükler (Animizm/Canlıcılık). İlk akıl yürütmelerin başladığı dönemdir. Olayları sadece geçirdiği yaşantılara bağlı olarak tek yönlü düşünür (Özelden özele akıl yürütme). Çocuk dikkatini bir olay ya da nesne ile ilgili özelliklerden yalnızca birisine verebilir (Odaklanma). Mesela; bir çocuğun annesinin bir anne olduğunu bilmekle beraber onun aynı zamanda bir teyze, bir öğretmen olabileceğini anlayamaması. Doğal nesneleri, olayları birisinin yarattığını veya buna birisinin neden olduğunu düşünür (Yapaycılık). Miktar, hacim ve kütlenin korunumu ilkesi kazanılmamıştır. İşlemleri tersine çeviremez.

Ahlaki gelişim; Bilişsel gelişime paralel olarak çevrede oluşan sosyal etkileşime göre gerçekleşir. İki yaş civarındaki çocukların, kural olmaksızın sadece oynadıkları gözlenmiştir. Piaget’e göre okulöncesi dönemde (0–5 yaş), çocuklarda kural kavramı olmadığından, bu dönemde ahlak söz konusu değildir (ahlak öncesi dönem). Beş-altı yaşındaki çocukta, ahlaki kurallar önceden belirlenmiş, sürekli ve değiştirilemez. Bunlara aynen uyar (Ahlaki gerçekçilik dönemi). Çocuklar 10 yaşına gelinceye kadar davranışın arkasındaki niyeti göz önüne olarak karar veremezler. Kohlberg’in (1927–1987) ahlaki düşünceler kuramına göre ise çocuk 10 yaşına kadar dönem 1 (itaat-ceza eğilimi) dedir.

– Somut işlemler dönemi (7–11 yaş): Somut nesneler üzerine mantıksal düşünme başlar. Miktar, hacim ve kütlenin korunumu ilkesi kazanılmıştır. Nesneleri birden fazla özelliğine göre sınıflayabilir. Benmerkezci düşüncenin yerini işlevsel düşünce alır. Bu nedenle artık empati yapabilir. İşlemleri tersine çevirebilir, yani ileriye ve geriye doğru düşünebilir. Dikkatini olayın birkaç yönüne birden vererek, olayı diğer yönleriyle birlikte ele alabilir (Odaktan uzaklaşma).

Ahlaki gelişim; Piaget’e göre, çocuk bu dönemde ahlaki kuralların özel ortak kararlar olduğunu ve istenirse değiştirilebileceğini kavrar (Ahlaki görecelik dönemi). Çocuk ahlaki kararlar verirken artık kişilerin niyetlerine bakmaya başlar.

– Soyut işlemler dönemi (12 yaş ve üstü): Ergenlikle başlayan dönemdir. Bu nedenle bu dönemin özellikleri ergenlik döneminde işlenecektir.

Ergenlik ve Gençlik Dönemi

Ergenlik çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemidir. Bu dönem erinlik dönemiyle başlar. Erinlik dönemi de yaklaşık 11–15 yaşları arasındadır. Dönem sonunda genç, ergen olarak adlandırılır. Ergenlik dönemi 16–19 yaşları arasında yer almaktadır.

Fiziksel Gelişim: Kızlarda 10.5 yaşında, erkeklerde 12 yaşında hızlı bir fiziksel gelişim başlar. Önce kol ve bacaklar uzar, gövde daha sonra büyür (Büyüme atılımı). Büyümenin farklı beden bölümlerinde aynı zamanda olmaması, orantısız bir görünüme neden olur. Bu değişime uyum yapmada zorluk ve sakarlığa yol açar.

Cinsel Gelişim: Bu gelişimde kritik terim “buluğ” dur. Buluğ, çocuğun cinsel üretkenlik ve biyolojik olgunluğa eriştiği 3–4 yıllık döneme verilen addır. Bu dönem hızlı fiziksel gelişimle başlar. Cinsiyet salgı bezleri aktif hale gelerek cinsiyet hormonu (östrojen, testosteron) üretilmeye başlanır. Böylece birincil ve ikincil cinsiyet özellikleri ortaya çıkar. Birincil cinsiyet özellikleri doğrudan doğruya üreme organlarının gelişmesidir. İkincil cinsiyet özellikleri dolaylı üreme sistemiyle ilgili olan özelliklerdir. Her iki cinste de vücutta tüylenme, kıllanma, erkeklerde ses kalınlaşması, gırtlak oluşumu ve kasların gelişimi, kızlarda kalça ve göğüs gelişimi ikincil cinsiyet özelliklerinin gelişmesidir.

Bilişsel Gelişim: Piaget’e göre soyut işlemler dönemi ergenlikle başlar. Soyut düşünebilme başlamıştır. Üst düzey akıl yürütebilir (tümevarım, tümdengelim, analoji) ve bilimsel düşünme (hipotez oluşturup test etme: hipotetik düşünme) gerçekleşir. Dil kullanımı çok gelişmiştir ve mantık kurallarını içerir.

Ahlaki gelişim; Piaget’in 4 ve 5. ahlaki dönemi ergenlik dönemine rastlar. Çocuk ilk kez karşılaştığı durumlar için kurallar üretebilir. Ahlaki düşünme bu dönemde ideolojik bir tarz kazanır; kişisel ve kişiler arası durumların ötesinde sosyal durumları da kapsar. Kohlberg’e göre ise 11–13 yaştaki çocuk dönem 2 (saf çıkarcı/ödül eğilimi) dedir.

Ergenlik fırtına ve stres dönemidir. Bu dönemde yaşanan ciddi biyolojik değişimler (hormonal değişiklikler) beraberinde büyük psikolojik, sosyal değişimleri de getirmektedir. Bu psikolojik ve sosyal değişimlerin olumlu veya olumsuz olması biyolojik değişimlerin oluşma zamanına göre değişmektedir. Mesela; cinsel olgunlaşmaya erken erişen erkekler fiziksel durumundan daha memnundurlar. Fakat duygusal bakımdan daha dengesiz de olmaktadırlar. Bu gibi ergenlerde sigara ve bağımlılık yaratıcı madde kullanımı daha sık olmaktadır. Cinsel olgunlaşmaya erken erişen kızlar ise fiziksel görünümlerinden dolayı daha fazla mutsuzluk duyarlar ve daha kaygılı olurlar. Duygusal ve davranış sorunları daha fazladır.

Gençlik ve Ergenlik Gelişimsel Görevleri

Gelişim görevi, bir toplumda, belirli bir yaş ve gelişim dönemi için toplumsal açıdan uygun görülüp gerekli sayılan ve yerine getirilmek zorunda olunan davranış özellikleridir. Her gelişim dönemi farklı bir dizi görevi içerir. Bireyler içinde bulundukları dönemin gelişim görevlerini başarıyla tamamlarsa, o dönemi sorunsuz geçirirler. Böylece bireyin kendine olan güveni artar, mutlu ve huzurlu olur; bireyde olumlu benlik algısı gelişir. Sonradan karşılaşacağı dönemlerdeki gelişim görevlerinin de daha kolay üstesinden gelebilir. Gelişim görevlerinde başarısız olan bireyin kendine olan güveni sarsılır, mutsuz ve huzursuz olur. Daha sonraki gelişimsel görevlerin başarılmasında da güçlüklerle karşılaşır. Gelişim görevlerini etkileyen etmenler: büyüme, olgunlaşma, fiziki çevre etkisi, toplumsal ve bireysel beklenti.

Gençlik döneminin gelişim görevleri şunlardır:

  • Çok hızlı büyüyen ve değişen bedensel özelliklerini kabul etme
  • Her iki cins yaşıtlarıyla olgun ilişkiler kurabilme
  • Aile içerisinde duygusal bağımsızlığını kazanma
  • Bir yetişkin kadın veya erkek sosyal rolünü edinme (cinsel kimlik kazanılması)
  • Toplumsal görevlerini yerine getirebilme ve toplumsal sorumluluklar alabilme
  • Bir mesleğe doğru yönelme ve hazırlanma
  • Evlilik ve aile hayatına ilişkin düşünce planında hazırlanma
  • Kişisel değerlerine göre bir değerler ve ahlak sistemi oluşturma (yaşama felsefesi oluşturma)
  • Androjen kimlik özelliklerini benimseme

Gençlik ve Kimlik Gelişimi

  • Kimlik, kişinin “nasıl bir kişisin?” sorusuna verdiği cevaptır. Bireyin kendi hakkındaki görüş ve inançlarının toplamıdır. Kimlik bir anlamda kişiliğin öznel yanıdır.
  • Ergen, “Nasıl birisiyim?”, “Nasıl bir insan olmak istiyorum?” sorularına cevap vermeye başladığında artık kimlik duygusu ortaya çıkmaya başlamıştır.
  • Kimliğin biçimlenmesinde ergenin kendi duygu, düşünce ve idealleri kadar çevresel faktörler ve yaşantılar da etkili olur.
  • Kimliğin kazanılması aktif bir seçme ve karar verme süreciyle olur. Kimlik kazanma süreci, çevresindeki bir çok model içinden birisine karar vermesi, kendi seçim ve kararlarıyla kendi kimliğini oluşturması sürecidir.

Kimlik Bunalımı:

Bireyin toplumsal yerini, mesleksel konumunu ve cinsel kimliğini tanımaya, yerine oturtmaya çalıştığı doğal bir savaşımdır. Kimlik bunalımı 20’li yaşlarla birlikte çözülmüş olmalı ve “kimlik oluşmuş” bulunmalıdır. Kimliğin oluşması; mesleki yönelim, ideolojik bakış açısı ve cinsel açıdan tutarlı bir bütünlüğe erişilmesi demektir.

Geçiş dönemi:

Çocukluktan gençliğe ve gençlikten yetişkinliğe geçiş

  • Özellikle ergenliğe geçiş aşamasında genç gürültücü ve hareketlidir. Eleştiricidir, tepkiseldir. Anne-babanın tavrı gencin ailesinden uzaklaşmasına yol açabilir. Genç dışarıdan birisini, özellikle kendisini eleştirmeden kabul eden birisini model almaya eğilimlidir.
  • Yine kendi değeri hakkındaki fikri, aile içinde gördüğü saygı, kabul ve güven duygusuna paralel olarak gelişir.

Arayış dönemi:

Kimlik arayışı ve özdeşim kurma

  • Bu dönem kimlik arayışı ve gelecekle ilgili yönelimlerin netleşmeye başladığı dönemdir. Ya kimliğini kazanmış olarak ya da karmaşa ile dönem biter.
  • Arayış aşamasındaki en önemli süreç özdeşim kurmadır.

Özdeşim Kurma:

  • Gencin çevresindeki yaş ve statü olarak büyük bir kişiyi model alarak taklit etmesidir. Genç çevresinde sevdiği, beğendiği, güvendiği ve kendisini eleştirmeden kabul eden bir kişiyi bulduğunda özdeşim kurma başlar. Genç ona benzemek ve onun gibi olmak için o kişi gibi giyinmeye, onun davrandığı gibi davranmaya ve onun yaptıklarını yapmaya başlar. Kimlik oluşumu da, gencin yeni davranış biçimleri ve normları edinmesiyle gerçekleşir.
  • Kimlik arayışında gencin kendisine sorduğu sorular:
  • Ben kimim?
  • Benim için neler değerlidir?
  • Hayattan neler istiyorum?

Kimlik Oluşumuyla İlgili Süreçler

Dağınıklık aşaması:

  • Henüz bir modelin benimsenemediği, seçenekleri henüz gözden geçirmediği dönem.

Körü körüne bağlılık aşaması:

  • Ergenin aile değerlerine körü körüne baplı olduğu dönemdir.

Askıya alma aşaması:

  • Çeşitli seçeneklerin gözden geçirildiği ancak henüz bir kararın verilmediği dönemdir.

Özdeşleşmenin başarılması aşaması:

  • Gencin uygun özdeşleşmeyi gerçekleştirdiği, gelecekle ilgili meslek gibi önemli konularda kararlarını verdiği durumdur.

Kişilik oluşumu süreci sonucunda:

a) Başarılı kimlik statüsü: Bu ergenler, kimlik (bunalımını) krizini atlatmış ve bir kimliğe bağlanmıştır. Ergen, verdiği kararların doğru olduğuna inanan ve bu kararlarından memnun olan bir bireydir. Diğer insanların da kendilerini kabul ettiklerine inanırlar. Demokratik aile ilişkileri vardır.

b) Bağımlı (İpotekli, Erken Bağlanma) kimlik: Bu kimlik statüsüne sahip birey, kendisiyle ilgili hayati önem taşıyan konularda karar alma girişiminde bulunmaz. Kimlik konusundaki tüm kararları anne-baba veya otorite olarak kabul edilen diğer kişiler alır. Ergen birey, kendisiyle ilgili başkasının verdiği kararları kabul etmiştir ve benlik arayışına girmez. Birey kendisi için belirlenen kimliğe girer. Bu nedenle birey herhangi bir kimlik krizi yaşamaz. Mesela; bireyin istemediği halde babasının istediği siyasi partiye oy vermesi, sevmediği halde anne-babasının seçtiği kişi ile evlenmesi

c) Ertelenmiş (Moratoryum, Kararsız) kimlik: Kimlik krizini atlatamamış (kimlik bunalımı yaşayan) ve çözüm yolu bulamayan bireylerin sahip olduğu kimlik statüsüdür. Ergen değişik kimlikler arasında bocalamaktadır. Ergen kimlik oluşumunu askıya almış, bir kararsızlık ve bekleme dönemindedir. Ergen kimlik tercihlerini ertelemiştir. Bu nedenle kim oldukları, ne yapmak istedikleri ve nelere önem verdikleri belirsiz ve karışıktır. Mesela; genç kızların erken yaşta evlenmek istemeleri, erkeklerin askere gitmek istemeleri.

d) Kimlik karmaşası: Kimlik bunalımı ile kimlik karmaşası birbirinden farklıdır. Kimlik bunalımı her gencin kendi kimlik duygusunu kazanabilmesi için verdiği bir savaşımdır ve doğal bir süreçtir. Kimlik karmaşası ise, bu bunalımın ağırlaşması; geçici de olsa uyumun oldukça ağır biçimde bozulmasıdır.

Genelde bekleme döneminin uzun sürmesi sonucu ortaya çıkar. Ergen kendisi gibi olmak istediği kimselere tam olarak karar veremeyebilir, sürekli olarak model aldığı insanları eleştirip değiştirebilir. Bu durum uzun sürecek olursa ergenlerde sıkça karşılaştığımız kimlik bunalımı başlar. Bu bunalımın uzun sürmesi ergende bir kimlik karışıklığı başlatabilir. Yani ergen ne olmak istediğine, nasıl biri olması gerektiğine bir türlü karar veremiyordur.

Kimlik karmaşasında olan birey, henüz kimlik oluşumunu tamamlamamıştır, kimlik arayışı da kriz halinde devam etmektedir. Bir türlü atlatılamayan bir belirsizlik ve çalkantı sürer gider. Birbirleriyle çelişen kararlar verir. Gerçekçi hiçbir karar veremez, seçim yapamaz. Bu karar verememe ve seçim yapamama durumu, meslekten cinsel kimliğe dek uzanır. Anne babasının, toplumun hatta kendisinin bile beklentilerine ters gelen davranışlar içine girer. Başkaları gibi olmaktan nefret eden ergen, onlara benzemek istemez; ama ne olmak, kim olmak istediği sorusunun yanıtını da bulamaz. Bu kimlik karmaşası, değişik ruhsal sorunlara (öfke patlamaları, mutsuzluk süreçleri, insanlarla çatışma vb.) da neden olur.

Yetişkinlik Dönemi

Bu dönem erken yetişkinlik (20–34) ve geç yetişkinlik (35–54) olarak ikiye ayrılır. Yetişkinliğin sonu 65 yaşa kadar uzatılabilmektedir. Erken yetişkinlik döneminin görevleri; eş seçme (evlenme), aile kurma (çocuk sahibi olma), başarılı bir iş (meslek) yaşamına sahip olma, vatandaşlık sorumluluklarını üstlenme, arkadaş ve sosyal gruplara katılmadır. Kohlberg’in Kuramı’ndaki ahlaki düşünme türlerinin son dördü erken yetişkinlik ve sonrasında görülür. En ileri ahlak düzeyinde (evrensel ahlak ilkeleri eğilimi) birey, adalet, saygınlık, eşitlik üzerine kurulu kendi ahlak ilkelerini oluşturur ve bu ilkeler doğrultusunda davranır.

Geç yetişkinlik dönemi üretkenliğin en yüksek olduğu yılları içerir. Bireyler iş hayatlarındaki en üst noktaya gelmiştir. Erikson’un Kuramı’nda geç yetişkinlik döneminin görevi verici olmaktır. Verici olmak aile, toplum ve gelecek nesilleri düşünmek, onlarla ilgilenmek demektir.

Geç yetişkinlik döneminde, bazı kişiler “orta yaş bunalımı” yaşayabilir. Orta yaş bunalımındaki kişiler planladıkları amaçlara erişememiş olduklarını fark eder, yaşamlarında önemli bir şey yapmamış olduklarını düşünürler.

İleri Yetişkinlik ve Yaşlılık Dönemi

İleri yetişkinlik 55–64, yaşlılık 65–74, orta yaşlılık 75–84, ileri yaşlılık 85 yaş ve üstünü kapsamaktadır.

Yaşlanmada bazı fiziksel değişiklikler meydana gelir; refleksler ve duyu organları zayıflar, kas gücü azalır, sinir sisteminde olumsuz değişiklikler (sinir hücreleri tahrip olmaya başlar, çalışan sinir hücrelerinin sayısı azalır, bu yüzden beyin ağırlığı azalır ve sinaps miktarı azalır.) olur. Organların işlevselliği de azalır.

Yaşlanmayla bilişsel süreçlerde de bazı değişiklikler olur; dikkatte seçicilik azalır, çalışma belleği etkilenir. Tanımaya dayalı hatırlama etkilenmezken serbest hatırlama etkilenir. Sözel zekâ etkilenmezken sözel olmayan (görsel-mekânsal) zekâ etkilenir. Fakat tüm bunlar yaşlanmadaki normal değişikliklerdir ve bireyin normal yaşamını sürdürmesine engel değildir.

Uyum ve Uyarılma

Alan Yeterlilik Testine girecek olan üniversite adayları ve lisede psikoloji dersi alanlar için, Uyum ve Uyarılma Özet konu anlatımı, Uyum ve Uyarılma ile ilgili temel kavramlar:…

  • Organizmanın çevrenin gereklerini yerine getirerek yaşamını sürdürebilmesi durumuna “uyum” denir. İnsan çevresine uyum sağlama açısından en yetenekli türlerden birisidir. Sadece çevresine uyum sağlamakla kalmaz, çevreyi de kendi yaşaması için uygun şekilde değiştirip düzenleyebilir.

Uyarılma:

  • Uyarılma, organizmanın iç veya dış çevresinden gelen uyarıcılarca etkilenmesidir.
  • Uyarımı sağlayan iç veya dış faktörlere de uyarıcı denir. Ağrı, açlık, susuzluk v.b. İç uyarıcılardır. Işık, ses, koku v.b. Dış uyarıcılardır.
  • Organizmanın belirli bir düzeyde uyarılmaya ihtiyacı vardır. Organizmanın ihtiyaç duyduğu miktarda ve ölçüde uyarılma durumuna optimum uyarılma durumu (veya genel uyarılmışlık hali) denir.

Yetersiz uyarılma:

  • Organizmanın ihtiyaç düzeyinden daha az uyarılması durumudur. Örneğin: Hapishanedeki mahkumların durumu, kapalı bir ortamda uzunca bir süre kalma, yumuşak bir koltuk ve sıcak bir ortamda bir süre oturma durumu v.b.

Aşırı uyarılma:

  • Organizmanın ihtiyaç ve dayanma düzeyinden daha fazla uyarılması durumudur. Örneğin: Uzun süre aç ve susuz kalma, diş ağrısı çekme, yaralanma v.b.
  • Aşırı uyarılmanın fazla sürmesi, organizmanın direnme gücünü yitirmesine ve bitkin düşmesine neden olur. Yetersiz ve aşırı uyarılma karşısında dengesi bo­zulan bir organizma dengelenme, refleks, duyar­sızlaşma gibi mekanizmaları harekete geçirerek uyumunu sürdürmeye çalışır.

Alışma – Duyarsızlaşma – Homeostatis

Homeostatis (Dengelenme):

  • Organizmanın aşırı veya yetersiz uyarılma durumunda bozulan kararlı ve dengeli iç durumunu kendi otomatik tepkileriyle tekrar dengeli durumuna getirmesidir. Ör: Karaciğerin kandaki fazla şekeri süzmesi, üşüyünce titreme, ısınınca terleme, yaraların kabuk bağlaması…

Alışma:

  • Organizmanın sürekli ve aynı şiddette uyaran uyarıcılara karşı tepki vermeme eğilimine girmesidir. Ör: Mutfaktaki yemek kokusunu, odadaki saatin tik taklarını bir süre sonra duymamak…

Duyarsızlaşma:

  • Duygusal uyarıcılara karşı tepkisizleşme durumunu ifade eder. Örneğin, her gün akşam haberlerinde kaza haberlerini veya dünyanın farklı ülkelerindeki çatışma ve terör olaylarında ölen insanları duya duya artık etkilenmemeye başlamak.

Duyum

Organizmanın uyarıcılar tarafından uyarılmasıyla gerçekleşen fizyolojik süreçtir.

Uyarıcı:

Organizmanın duyu organlarını harekete geçiren iç ve dış çevreden gelen etkenlerdir.

  • İç uyarıcılar: Ağrı, sızı, açlık vb.
  • Dış uyarıcılar: Renkler, ışık, ses, koku vb.

İç ve dış çevreden gelen uyarıcılar, duyu organları tarafından alınarak, sinir sistemi aracılığı ile beyne iletilir. Bu fizyolojik sürece duyum denir. Duyumun gerçekleşebilmesi için bir takım şartların da gerçekleşmesi gerekir.

Duyumun Şartları

1. Uyarıcı

  • Bir uyarıcı olmadan uyarılma olması, dolayısıyla duyumun gerçekleşmesi imkansızdır.

2. Sağlam Duyu Organları

  • Uyarıcıların alınabilmesi için duyu organlarının sağlam olması gerekir. Örneğin kör bir insanın renkleri görmesi imkansızdır.

3. Sağlam Sinir Sistemi ve Beyin

  • Organizmanın sinir sisteminde de problem varsa uyarıcı bu sistemle alınıp beyne iletilemez. Beyin sağlıksızsa sinir sistemi tarafından iletilen uyarıcılar duyuma dönüşmez.

4. Duyum Eşiği

  • Organizmanın bir uyarıcıyı almaya başladığı noktaya duyum eşiği denir. Alt ve üst eşik olmak üzere ikiye ayrılır. Alt duyum eşiğini geçmeyen ve üst duyum eşiğini geçen uyarıcılar duyumlanamaz.

Alt duyum eşiği:

  • Organizmanın uyarıcıyı almaya başladığı noktaya alt duyum eşiği denir.

Üst duyum eşiği:

  • Organizmanın uyarıcıyı artık alamadığı sınırdır. Bu sınırdan sonra uyarıcı duyumlanamaz.

Örnek: İnsan kulağı normalde frekansı 20 ile 20000 arasındaki sesleri duyar. 20 frekans alt duyum eşiği, 20000 frekans ise üst duyum eşiğidir. 20 frekansın altındaki, 20 000 frekansın üstündeki sesler insan kulağı tarafından duyulamaz.

5. Farklılaşma eşiği

  • Duyuma yol açan bir uyarıcının şiddetindeki değişmenin fark edilebildiği sınıra farklılaşma eşiği ya da fark eşiği denir. Şiddetin değiştiğinin birey tarafından anlaşılabilmesi için gerekli asgari değişiklik miktarıdır.

Örneğin bir elimizle otuz derecelik bir sobaya dokunup diğeri ile otuz bir derecelik bir sobaya dokunuyorsak aradaki farkı anlayamayız. Ancak bir elimiz otuz derecelik sobadayken diğeri ile otuz beş derecelik sobaya dokunuyorsak aradaki farkı artık anlayabiliriz. Çünkü dört derecelik fark, farklılaşma eşiğimizin üzerindedir.

6. Uygun ortam

  • Uyarıcının organizma tarafından alınabilmesi için, bu uyarıcının iletilebileceği uygun bir ortam gerekir. Örneğin; hava moleküllerinin olmadığı bir ortamda ses iletilemez, karanlıkta nesneler görülemez.

Algı ve Algının Özellikleri

  • Algı, durum sürecinde beyne ulaşan uyarıcıların yorumlanıp anlamlı bütünler kavranması sürecine algı denir. Buradan da anlaşıldığı gibi duyum, algıdan önce gerçekleşen bir süreçtir ve normal koşullarda duyum olmadan algı meydana gelmez.
  • Örneğin; gözün bir nesneyi görmesi duyum, bu nesnenin kitap, defter veya dosya olduğunun anlaşılması ise algıdır.
  • Her insan aynı uyarıcıyı aynı şekilde duyumlar. Fakat aynı şekilde algılamaz. Çünkü algılama bir yorumlama işidir. Kişinin yorumları, aldığı eğitimin, ilgilerin, motivasyonun, geçmiş yaşantılarının vs. etkisi altındadır. Bu nedenle kişilerin çevreyi algılaması farklı şekilde gerçekleşir.

Algının Özellikleri

Algıda seçicilik

  • Organizmaya, günlük yaşam içerisinde her an, birçok uyarıcı etki eder. Ancak bunların hepsi organizma tarafından fark edilemez. Bu nedenle de bir bölümü algılanırken bir bölümü algılanmaz.
  • Dikkat; vücudun psiko-fiziksel enerjisinin belli bir noktada toplanmasıdır. Dikkat sırasında zihin, bütün yoğunluğu algılanmak istenen nesne üzerinde toplar ve diğer uyarıcılara ya tümüyle ya da kısmen kapalı kalır.
  • Çeşitli nedenlerle dikkatimizin çevredeki uyarıcıların bir kısmı üzerinde yoğunlaşması sonucu bu uyarıcıların algılanması, diğerlerinin algılanmaması durumuna algıda seçicilik denir.
  • Algıda seçiciliği etkileyen çeşitli faktörler vardır. Bunlar iç ve dış faktörler olmak üzere iki gruba ayrılır.

Algıda seçiciliği etkileyen iç faktörler:

  • İç faktörler öznel etmenlerdir. Çünkü uyarıcıyı algılayan bireyden kaynaklanırlar. Sürekli ve geçici olmak üzere ikiye ayrılırlar.
  • Sürekli iç etmenler; kişilik, mesleki bilgi, deneyimler, inanç, ideoloji, kültür, fizyolojik durum, alışkanlıklar vb.
  • Geçici etmenler ise o anki gereksinimlerden doğarlar. Örneğin; kitapçıda yer alan üniversite hazırlık kitapları, ortaokul öğrencisinin dikkatini çekmezken, üniversiteye hazırlanan bir öğrencinin dikkatini diğer kitaplara oranla daha fazla çeker.

Algıda seçiciliği etkileyen dış faktörler:

  • Uyarıcının şiddeti ve büyüklüğü
  • Uyarıcının biçimi ve rengi
  • Uyarıcıdaki değişiklik ve zıtlıklar
  • Uyarıcının durgun ya da hareketli oluşu
  • Uyarıcının tekrarlanması

Algıda değişmezlik

  • Nesneler değişik şartlarda, renkte, biçimde veya konumda, farklı olarak görünse bile onları hep aynı biçimde algılarız. Algılamadaki bu duruma algıda değişmezlik denir. Nesnenin önceden ne olduğunu ve nasıl olduğunu bilmemiz, onu farklı ortam ve durumlarda bile aynı şekil, büyüklük ve renkte algılamamıza neden olur. Algıda değişmezliğin biçim, renk ve büyüklük değişmezliği olarak üç çeşidi vardır:

a)Biçim değişmezliği

b)Renk değişmezliği

c)Büyüklük değişmezliği

Örnek: Aşağıdaki resimde açık kapının yakın kenarı uzak kenarından daha uzun görünmesine rağmen, biz bütün dikey kenarları (her düzgün dikdörtgen gibi) eşit algılamaya devam ederiz.

 

AIgıda Örgütlenme (Organizasyon)

  • Algılanan uyarıcıların zihinde tek tek değil de anlamlı bütünler halinde örgütlenerek kavranmasına algıda organizasyon (örgütlenme) denir.
  • Örneğin bir insanı veya bir caddeyi algılamamız…
  • Algıda örgütlenmeyi etkileyen benzerlik, yakınlık, tamamlama, süreklilik, şekil – zemin ilişkisi gibi faktörler vardır.

Benzerlik:

  • Birbirine benzeyen uyarıcılar daha çabuk örgütlenerek algılanır. Örneğin, mavi renkte önlük giyen ilkokul öğrencileri, önlük giymemiş ilkokul öğrencilerine göre daha kolay gruplanır. Önlüklerin benzerliği organizasyonu kolaylaştırır.

Tamamlama:

  • Önceden tanıdığımız nesnelerin bazı eksikliklerini ve kesik çizgileri zihnimizde tamamlayarak, birleştirerek algılamamıza algıda tamamlama denir.

Gruplama:

  • Yakın olan cisim, figür ve uyarıcıları da gruplayarak algılarız. Örneğin, otobüs beklemekte olan insanlardan birbirine yakın olan kişilerin arkadaş olduğunu düşünmemiz gibi…

Süreklilik:

  • Uyarıcılar eğer art arda geliyorsa birbirinin devamı gibi, birbirine bağlı olarak algılanır. Örneğin bir müzik parçasının notaları ayrı ayrı uyarıcılar olsa bile, birbirinin devamı olan bir bütün olarak algılanır. Süreklilik algı yanılmalarına da neden olabilir. Örneğin art arda yanıp sönen ışıkları birbirini izliyormuş gibi görürler.

Şekil – Zemin İlişkisi

  • Algılanan her nesne belirli bir ortam veya zemin üzerindedir. Zihinde nesne­lere bir anlam verirken, onları içinde bulundukları ortam ile anlamlandırırız. İşte buna şekil – zemin ilişkisi denir. Örneğin aşağıdaki şekilde siyah alan, beyaz zemin üzerinde şekil olarak algılanır.

Örnek:

  • Karşılıklı iki insan yüzü mü, bir kadeh mi var?
  • Ya filin kaç ayağı var?

 

Algıda Derinlik

  • Varlıkların üç boyutlu olarak algılanmasını sağlayan özelliktir. Perspektif, uzaklık-yakınlık, ışık, gölge, sis, havanın açık ya da kapalı oluşu, yankı, hareket, suda bulanıklık, berraklık gibi etmenlerdir. Algılamada çeşitli çevresel özelliklerden ipucu olarak yararlanabiliriz. İpuçlarını değerlendirirken bazen tek göz yeterli olurken, bazen de iki gözün kullanılması gerekir. Algılama için tek gözün yeterli olduğu ipuçlarına monoküler ipuçları, iki gözün kullanılmasını gerektirenlere ise binoküler ipuçları denmektedir.

Örnek: Görüntünün üst üste binmesi derinlik algısını oluşturuyor.

Zaman ve Mekan Algısı

  • Yer ve yön algılama ve bulmaya mekan algısı denir.
  • İçinde bulunulan zamanın ve geçen zamanın algılanmasına da zaman algısı denir.
  • Zaman algısı görecelidir.
  • Ör: Zevkli bir iş yaparken zaman hızlı geçer, sıkıcı bir iş yaparken zaman geçmek bilmez.
  • Mekan algısı da kişiye göre değişir.
  • Ör: Bazılarımız bir gittiği yere tekrar gitmesi gerekse kolayca bulur, bazıları ise yolunu kaybeder.

Algı Yanılmaları

  • Algı yanılması, uyarıcıların yanlış, olduklarından farklı yorumlanmasıdır.
  • Algı yanılmaları iki çeşittir: 1) İllüzyon, 2) Hallüsinasyon

1. İllüzyon (Yanılsama)

  • Duyumların yanlış yorumlanması sonucunda meydana gelen yanlış algılamalardır. Fiziksel ve psikolojik illüzyon olmak üzere iki şekilde görülür.

a. Fiziksel İllüzyon:

  • Bu yanılmalar ya duyu organlarındaki yetersizliklerden ya da, uyarıcının içinde bulunduğu durumdan kaynaklanır. Örneğin suyun içindeki bir kaşığın kırık olarak algılanması, hareket eden bulutun arkasındaki ayın hareket ediyormuş gibi görünmesi, gökyüzü ile yeryüzünün ufukta birleşmiş olarak algılanması birer fiziksel illüzyondur.

b. Psikolojik illüzyon:

  • Bireyin içinde bulunduğu psikolojik durumdan meydana gelen algı yanılmalarıdır. Psikolojik illüzyonda bireyin zihinsel tutumu etkilidir. Örneğin karanlıkta ormanın içindeki kayaları vahşi hayvan olarak algılamak psikolojik illüzyondur.
  • Psikolojik illüzyonda aynı uyarıcı aynı yanılgıya yol açmasa da benzer yanılgılara neden olur.
  • Misafir bekleyen bir hanımın, telefon çaldığında kapıyı açmaya yönelmesi (Nedeni: telaş ve beklentiler)
  • Ütü yapmakta olan bir kadının tel çaldığında ütüyü kulağına götürüp alo demesi (Nedeni: dalgınlık, beklentiler, güdülenme, vs)
  • Yerdeki bir dal, ip, hortum parçasının yılan olarak algılanması (Nedeni: korku ve koşullanmalar)
  • Duvarda asılı olan bir paltonun canavar olarak algılanması (Nedeni: korku ve koşullanmalar)

2. Halüsinasyon (sanrı)

Ortamda hiçbir uyarıcı yokken kişinin bir şey duyması veya görmesine halüsinasyon denir. Örneğin odada yatan bir kişinin fare olmadığı halde yatağının etrafında farelerin dolaştığını söylemesi bir halüsinasyondur.

İllüzyonla Halüsinasyon Arasındaki Farklar:

  1. İllüzyonda uyarıcı olduğu halde, halüsinasyonda uyarıcı yoktur.
  2. Fiziksel illüzyonda aynı uyarıcılar aynı yanılmalara, psikolojik illüzyonda aynı uyarıcılar benzer yanılmalara sebep olurken, halüsinasyonda farklı şeyler duyulur, görülür ve farklı yanılmalar meydana gelir.
  3. İllüzyon normal olan her bireyde görülebilirken halüsinasyon, akıl sağlığı yerinde olmayanlarda görülür. Kimi yüksek ateşli hastalıklar sırasında normal insanlarda da geçici olarak görülebilir.

Algıyı Etkileyen Faktörler

  • Güdü ve ihtiyaçlar: Aç kişinin gökteki bulutları hamburgere benzetmesi…
  • Geçmiş yaşantılar ve öğrenmeler
  • Psikolojik durumumuz
  • Algıya hazır olma
  • Duygular
  • Kişisel özellikler
  • Çevre, ortam

Güdülenme (Motivasyon)

Güdülenme (Motivasyon) özet konu anlatımı

  • Güdülenmenin temelinde ihtiyaç, dürtü, güdü gibi süreçler yer alır.

İhtiyaç:

  • Organizma tarafından doyurulmak istenen biyolojik, psikolojik veya sosyal türden yoksunlukların (eksikliklerin) tümüne ihtiyaç denir. Organizmanın çoğu davranışı bir takım ihtiyaçlardan kaynaklanır.

Dürtü:

  • Organizmanın hayatını sürdürebilmesi için şart olan bir gereksinimin (bir eksikliğin) giderilmesi için duyulan istektir. Dürtü, fizyolojik bir gereksinimden ileri gelir. Örneğin, açlık, susuzluk, cinsellik v.b. birer dürtüdür.

Not:

Dürtü ve ihtiyaç kavramları karıştırılmamalıdır. Örneğin, belirli bir açlık süresinden sonra, besin ihtiyacı artar. Oysa organizmadaki açlık hissi   (açlık dürtüsü) azalır ve bir süre sonra yok olur.

Güdü:

  • Organizmanın fizyolojik ya da sosyal bir gereksinimini karşılamaya yönelik davranışta bulunması eğilimine güdü denir.

Güdülenme (Motivasyon)

  • Organizmanın bir ihtiyaçtan kaynaklanan dürtü ve güdünün etkisiyle amaca yönelik davranışta bulunmasına güdülenme denir.
  • Güdülenme, davranışa enerji ve yön verir. Organizma, amaca ulaştıktan sonra rahatlar ve başka bir ihtiyaç ortaya çıkıncaya kadar motivasyonu biter.
  • Örneğin, aç insan yiyecek bulmaya çalışır. Üşüyen insan da soğuktan korunmak için türlü önlemlere başvurur. Kimi insan zengin olma isteğiyle var gücüyle çaba harcar.
  • İhtiyaç – Dürtü – Güdü – Davranış – Güdülenme

Güdülenme Döngüsü

 

Güdü Çeşitleri

1. Fizyolojik güdüler (İç Dürtüler)

  • Organizmanın temel fizyolojik gereksinimlerini karşılayıp varlığını sürdürebilmesini sağlayan, doğuştan getirilen (öğrenilmemiş) güdülerdir. Örneğin, açlık, annelik, uyku, cinsellik, susuzluk vb. iç dürtüler en etkili olanlardır.
  • Fizyolojik güdüler doğuştan getirildiği halde, bazıları organizmanın belli bir olgunluğa ulaşmasından sonra ortaya çıkarlar. Örneğin, annelik ve cinsellik güdüleri bu türdendir.
  • Fizyolojik güdüler, hem insanlarda hem de hayvanlarda görülür. Bunların içgüdülerle karıştırılmaması gerekir. İçgüdüler sadece hayvanlarda bulunan türe özgü davranışlardır. Ancak fizyolojik güdüler türe özgü değildir. Örneğin, sadece örümcekler ağ yaptığı için bu davranış içgüdüseldir.

2. Sosyal güdüler:

  • İnsanın toplumsal yaşamındaki birtakım ihtiyaçla­rını karşılamasına hizmet eden öğrenilmiş güdü­lerdir. Örneğin, başarı, sevilme, sosyal onay görme, beğenilme gereksinimleri bu güdülerden kaynaklanır.

Toplumsal güdülerin şu özellikleri vardır:

  • İnsanlara özgü güdülerdir.
  • Önem dereceleri, içinde bulunulan kültüre göre değişir.
  • Kişiliğin gelişmesine ve diğer insanlarla ilişki kurmaya hizmet ederler.
  • Başkalarıyla birlikte olma, sevme-sevilme gibi az sayıdaki güdünün dışında çoğu öğrenilmiş güdülerdir.
  • Çoğu sosyal güdünün temelinde fizyolojik güdüler yattığı için, fizyolojik güdülere “birincil güdüler”, sosyal güdülere ise “ikincil güdüler” de denir. Örneğin, fizyolojik bir güdü olan cinsellik; sevme, sevilme, başkaları tarafından beğenilme gibi sosyal güdülere kaynaklık eder.

3. Psikolojik güdüler:

  • Fizyolojik ve toplumsal güdülerin dışında bir de bireylerin davranışlarını şekillendiren ya da yönlendiren psikolojik nitelikli güdüler vardır.
  • Psikolojik nitelikli güdüler bireyin doğuştan getirdiği ya da sonradan kazandığı güdüleridir.
  • Bu güdüler bireylerin kişilik ve davranış modellerini oluşturur. Çeşitli aşamalardan geçerek gelişen kişilik yapısı psikolojik güdülerin oluşma biçimini belirler ve yönünü sağlar.
  • Kişiden kişiye değişen davranışları açıklamada psikolojik güdüler etkilidir. Örnek: Bazı kişileri harekete geçirmede para, bazılarını statü ve saygınlık daha fazla etkilidir.

4. İçgüdü:

  • Doğuştan gelen, öğrenilmeden yapılan, türe özgü, otomatik (kalıpsal) davranışlara içgüdü denir. Örneğin, arının petek yapması, örümceğin ağ örmesi v.b.

İçgüdünün özellikleri şöyle sıralanabilir:

  • Organizmanın uyum yaparak yaşamını sürdürmesine yarar.
  • Aynı türün bütün üyelerinde aynı biçimde görülür, türe özgüdürler.
  • Hayvanlara özgü davranış kalıplarıdır.
  • Otomatik olarak yapılır, bilinç ve iradeye dayalı değildirler.
  • Doğuştan gelir, kalıtsaldır, öğrenilmezler.

Maslow – Güdülerin Hiyerarşisi

  • A. Maslow, insan hayatının belli dönemlerinde belli güdülerin daha etkin olduğu ve belirli güdüler doyurulmadan, diğer güdülerin insan davranışları üzerinde etkili olamayacağını öne sürmüştür. Dolayısıyla ona göre güdüler arasında önem ve öncelik derecesi bakımından hiyerarşik bir sıralama vardır.

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi 5 ana kategoriye ayrılmaktadır:

  1. Fizyolojik İhtiyaçlar: Açlık, susuzluk ve buna benzer temel yaşamsal ihtiyaçlar
  2. Güvenlik İhtiyacı: Dış faktörlerden kaynaklı tehlikelerden korunma
  3. Sosyal İhtiyaçlar: Aidiyet, sevgi, kabul görme, sosyal yaşam vb.
  4. Değer Verilme/Saygınlık İhtiyacı: Statü, başarı, itibar, tanınma
  5. Kendini Gerçekleştirme: Gelişim, bir işi başarıyla tamamlama, yaratıcılık

Güdülenmiş Davranışın Özellikleri

  • Belli bir amaca yöneliktir.
  • Organizmayı gerilime ve etkinliğe sürükler.
  • Güdülenmiş davranış seçicidir.
  • Güdülenmiş davranışın şiddeti, onu başlatan güdünün şiddetine göre farklılık gösterir.
  • İlgi duyma ve dikkat etmede süreklilik vardır.
  • Davranışın yapılması için çaba göstermeye ve gerekli zaman harcamaya karşı isteklilik söz konusudur.
  • Konu üzerinde odaklaşma, kendini verme ve güçlüklerle karşılaştığında istenilen davranışı yapmaktan vazgeçmeme, sonuca gitmede ısrarlı olma ve kararlılık gibi olumlu davranışlar mevcuttur.

Davranışlar Üzerindeki Sosyal Etkiler

Sosyal Etkiler:

  • İnsanın bir davranışı yapıp yapmamaya veya ne şekilde yapacağına karar verirken ortamda bulunan diğer insanların varlığından etkilenmesine sosyal etki denir. Sosyal etkilerin yönlendirmesi ve şekillendirmesiyle ortaya çıkan davranışlara da sosyal davranış denir.
  • Örneğin, karnı acıkan kişinin arkadaşlarıyla birlikte olması durumunda: – Erteleyebilir, – Daha nazik tavırlarla yiyebilir gibi…

Sosyal Etki ve Uyma Davranışı

  • Sosyal etki sonucunda birey sadece sosyal davranışlarda bulunmaz, aynı zamanda içinde bulunduğu, üyesi olduğu grubun normlarına, istek ve beklentilerine uygun şekilde davranmayı da öğrenir. İşte bireyin duygu, düşünce ve davranışlarını içinde yer aldığı gruba göre düzenlemesine, grubun norm ve beklentilerine uygun şekilde davranmaya başlamasına uyma davranışı denir.

Uyma Davranışının Çeşitleri

  • Uyma davranışının üç farklı şekilde ortaya çıktığı görülür:

a) İtaat (Boyun Eğme):

  • Bireyin grup baskısına boyun eğerek grup normlarına uygun şekilde davranmasıdır. Bu baskı alay edilmek, hor görülmek veya dışlama tehdidi şeklinde olabilir. Grup kendisinden farklı davranma eğilimi gösteren kişiye karşı hoş görü göstermez, zor işleri ve en kötü yerleri o kişiye verir. Sonuçta birey için grup normlara uymak veya dışlanmak gibi iki seçenek kalır. Grup ise bireye dışlama (ceza) veya uyum göstermesi halinde kabul edilme (ödül) gibi iki farklı seçenek sunar.

b) Özdeşleşme:

  • Bireyin grup içindeki model oluşturan bir kişi ile özdeşim kurması ve onu taklit etmesi yoluyla uyum davranışı göstermesidir.

c)Benimseme:

  • Bireyin grup normlarının doğruluğuna ikna olup benimseyerek uyum göstermesidir.

Sosyal Psikoloji

  • Kökenleri daha eskiye dayandırılabilmekle birlikte sosyal psikolojinin bir bilim dalı haline gelmesi 20. yüzyıl başlarında olmuş ve II. Dünya Savaşı sonrasında yapılan çalışmalarla gelişmiştir. Türkiye’de sosyal psikoloji öncelikle 1950’li yıllardan itibaren batıdan yapılan çevirilerle olmuş ve 1980 sonrasında özgün çalışmalar yapılmaya başlanmıştır.
  • Sosyal psikoloji alanında dünya çapında tanınan ilk bilim adamlarından birisi, çalışmalarını Amerika’da yapmış olan Muzaffer Şerif’tir.

Sosyal Psikolojide Temel Kavramlar ve Süreçler

  • Sosyal psikolojide, sosyolojide de incelenen sosyal statü, sosyal rol, sosyal değer ve sosyal norm kavramlarının önemli olduğu görülür. Bu kavramlar bireyin toplumdan ve içinde yaşamını sürdürdüğü sosyal gruplardan nasıl etkilendiğini açıklamada önemlidir.

Sosyal Statü – Sosyal Rol

  • Bireyin toplumsal gruplar içinde işgal ettiği yer ya da konuma sosyal statü, bu statüden kaynaklanan görev ve sorumlulukları yerine getirmesi ise sosyal rol denir. Statü bireyin kim olduğunu, rol ise ne yapacağını belirler.
  • Örneğin, bir ailede anne, baba ya da çocuk olabilirsiniz, buna göre çocuk iseniz sizden beklenen davranışlar farklıdır, anne ya da baba iseniz sizden beklenen davranışlar farklıdır.

Sosyal Değer – Sosyal Norm

  • Toplumsal davranışlarda etkili olan kural ve nesnelerde somut ifadesini bulan soyut ilke ve kavramlardır. Sosyal değerler sosyal normlara kaynaklık eder. Sosyal normlar, sosyal değerlerden kaynaklanan ve bireyin toplum içinde neleri yapıp neleri yapmaması gerektiğini gösteren kurallardır. Yazılı (yasa, yönetmelik…) veya sözlü (gelenek, görenek…) olabilir.

Sosyal Grup

Belirli bir amaç için işbirliği yapan, aralarında statü ve rol dağılımı olan, belirli bir etkileşim bulunan bireylerden oluşan ve belirli bir devamlılık gösteren insan topluluğudur.

  • Her grubun kendine özgü bir amacı vardır.
  • Gruplar bireylerin tek başlarına karşılayamayacakları gereksinimleri karşılarlar.
  • Ait olma güdüsünü doyurur.
  • Bireyin toplumsallaşmasını sağlar.
  • İş bölümünü gerçekleştirir.
  • Statü ve rol kazandırır.
  • Norm ve değerler sayesinde toplumsal kontrol sağlanır.

Sosyal Grubun Davranışlara Etkisi

Grubun Bireye Normatif Etkisi

  • Bireyler grup içerisindeyken yalnız olduklarından farklı davranır. Bunda özellikle grup normlarının etkisi gözlenir. Bu nedenle bu duruma grubun bireye normatif etkisi denir. Yine yapılan deneysel çalışmalar gruptaki yerini sağlam gören kişilerin daha özgüvenli ve bağımsız davrandıklarını, gruptan dışlananların grubu takmadığını, grupta kendi yerini garanti görmeyen ama yer almak isteyenlerin grup normlarına daha çok uyduklarını göstermiştir.

Grubun tutum değişimine etkisi:

  • Bireylerdeki olası tutum değişikliklerine grubun iki yönlü etkisi olabilir. Eğer tutum değişikliği grup normlarına uygun yöndeyse tutum değişikliği kolay olacaktır. Aykırı yönde ise tutum değişikliğine grubun etkisinin olumsuz olacağı, zorlaştıracağı açıktır.

Grubun Bireyin Verimliliğine Etkisi:

  • Grupla birlikte çalışma genellikle motivasyon sağlamada ve rekabet duygusunu artırmakta böylece verimlilik artmaktadır.
  • Tabi bazen olumsuz etkisi de gözlenebilir: Sözlü sınavda normalde bildiği soruların cevaplarını hatırlayamayan kişinin durumu gibi…

Riski Girmedeki Cesaretlendirici Etkisi:

  • Grup halinde hareket edilmesi bireylerde daha riskli davranışları bile kolayca yapabilme, daha yüksek riskleri daha kolay göze alabilme yönünde bir etki eder. Neden:
  • Grubun ikna edici etkisi (Sen aslansın, sen yaparsın, sana yakışır…)
  • Sorumluluğun grup üyelerince paylaşılması (elle gelen düğün bayram…)
  • Gruptaki değerlerin etkisi (cesaretin ve cesurca davranışların övülmesi gibi…)

Liderlik

  • Lider, bir yarışma, bir etkinlik veya eylemde grubu yönlendiren kişiye lider denir. Liderlik ise belirli amaçları sorunsuz gerçekleştirebilmek için grubu organize ve motive eden, kollektif gayreti harekete geçirme statü ve rol etkinliğidir.
  • Hemen her grupta bir lider bulunur. Liderin ortaya çıkmasında hem kişilik özellikleri, hem de grubun özellikleri etkilidir. Grup içinde grup ihtiyaçlarına cevap verebilen kişiler belirginleşir ve lider haline gelir.

 

Liderler, tutumlarına göre yetkeci (otoriter) veya demokratik olarak ikiye ayrılır.

  • Otoriter lider,

Otoriter lider, tüm kararları kendisi alan ve karaları grup içinde tartışmasız olarak kabul gören liderdir. Lider olmadığında grup etkinliği ilk sorunlu durumda durur.

  • Demokratik liderlik

Demokratik liderlik ise grupla ilgili kararların tartışılarak alındığı liderlik tipidir. Bu liderlik tipinde lider o an olmasa bile grup işleyişini sürdürebilir.

  • Liderlik grup etkinliğinin verimli şekilde sürdürülmesi için gerekli.
  • Otoriter lider grubun başında bulunduğu sürece verimlilik daha yüksek oluyor.
  • Liderin etkililiği, onun nasıl bir insan olduğundan çok grup üyelerince nasıl algılandığına bağlı olarak değişiyor. Liderin grup üyelerince toplumun temel değerlerini benimsemiş, kişisel çıkarlarını grup çıkarlarına feda eden, hayatını bu amaçlara adamış bir insan olarak algılanması güçlü bir liderlik için gerekli. Yine bir liderde şu özelliklerin bulunması önemli:
  • Zekaca ileri ve uyumlu olma,
  • Hakim (dominant, başat) kişilik sahibi olma,
  • Erkeklik vasıflarına sahip olma,
  • Sosyal bakımdan duyarlı ve kavrayışlı olma.

 

Liderlik ile ilgili üç farklı model:

a) Etkileşimli Liderlik Modeli:

  • Grubun ihtiyaçlarını fark eden ve karşılayabilen kişi liderdir. Grup ihtiyaçları ile bireysel özelliklerin kesiştiği durumda liderlik ortaya çıkar.

b) Kişisel Liderlik Modeli:

  • Ortam ve grup önemli değildir, lider karaktere sahip olan kişi, hangi gruba girerse girsin, lider olur. (Doğuştan lider)

c) Ortamsal Liderlik Modeli:

  • Buna göre lideri ortam doğurur. Yani grupta işleri organize edecek bir kişiye ihtiyaç vardır ve o anda kim müsaitse o lider olur. Ekstra hiçbir özellik veya meziyet olmaksızın ortam ve şartlar lideri ortaya çıkartır.

Tutumlar

Tutum:

  • Tutum bireyin duygu, inanç ve davranışlarından oluşan ve diğer insanlar, olaylar ve nesnelere karşı belirli bir biçimlerde tepki vermesine neden olan eğilimlerdir.
  • Tutumlar yaşamlarımızı yönlendirmede ve davranışlarımızı açıklamada son derece önemlidir. Dereceleri farklı olmakla birlikte yaşamımızın hemen her alanında tutumlarımızın yönlendirici etkisini görmek mümkündür. Tuttuğumuz takım, oy verdiğimiz siyasi parti, kullandığımız şampuan v.b. Hemen hepsi bizim belli bir nesne, fikir, grup hakkındaki tutumlarımızın bir sonucudur.

 

Tutumun Bileşenleri (Öğeleri):

  • Tutumun bilişsel, duygusal ve davranışsal olmak üzere üç temel öğesi vardır ve bu öğeler arasında genellikle tutarlılık vardır.
  • Örneğin: Sigaranın sağlığa zararlı olduğunu bilme (bilişsel), sigaradan hoşlanmama (duygusal) ve sigara içmeme (davranışsal).

Tutumların Özellikleri:

Kuvvet dereceleri farklıdır:

  • Belirli bir diş macunu ile ilgili tutumumuz her zaman davranışa dönüşmeyebilir ve kolaylıkla değişebilirken, siyasi görüşlerimiz ve eylemlerimiz kolay kolay değişmez.

 

Tutumların bileşenleri arasında genellikle tutarlılık vardır, ancak bazen çelişebilir:

  • Sigaranın sağlığa zararlı olduğuna inanmaya rağmen bırakama…

 

Tutumlar her zaman davranışa dönüşmeyebilir:

  • X partisinin siyasal görüşlerini benimsemeye rağmen, seçim günü oy vermeye üşenme…

 

Oluşma ve değişmesinde aile, arkadaş çevresi ve kişisel deneyimler etkilidir:

  • Babası hayatında hiç sigara içmeyen gencin sigara içmemesi…

 

Zamanla değişebilir:

  • Belirli bir yaşa kadar siyasetle ilgilenmeyen ve hiç oy kullanmayan kişinin belirli bir yaştan sonra oy kullanmaya başlaması…

 

Tutumlar bir biriyle ilişkilidir:

  • Tuttuğu futbol takımı şikeden ceza aldı diye iktidar partisine oy vermeyen kişinin durumu…

 

Tutumların karmaşıklık derecesi birbirinden farklıdır:

  • X partisinin ideolojisini benimseyen kişinin o partinin liderini yetersizlikle eleştirmesi …

Bilinç ve Dikkat

Bilinç:

  • Bireyin belirli bir anda ve belirli bir durumda kendisinin ve çevresinin farkında olması, haberdar olması durumudur.
  • Bilinçlilik durumunun farklı dereceleri ve biçimleri vardır. Örneğin: Uyku, uyanıklık, hipnoz, meditasyon v.b. Biçimleri ve
    Örneğin: Dalgın olma ile cin gibi uyanık olma gibi farklı dereceleri.

Normal Bilinç Durumları

–  Dikkatin uyanık olduğu,

–  Uyarıcıları algılayabildiği,

–  Algılarını bilgiye dönüştürebildiği durumdur.

  • Bireyin belirli bir anda duyumlayabildiği alana bilinç alanı, o duyum alanı içinden dikkatini yoğunlaştırdığı nesne veya olay ise bilinç odağını oluşturur. Örneğin, şu an içinde bulunduğunuz oda veya sınıf içindeki her şeyle birlikte bilinç alanınızı, dikkatini yoğunlaştırdığınız öğretmen ve anlattıkları ise bilinç odağınızı oluşturur.

Bilincin Fizyolojik Temelleri

Bilinç beyin kabuğu, sinir hücreleri ve bunlar arasındaki bağlantılardan oluşan ağsı yapının birlikte gerçekleştirdiği işlevlerle ortaya çıkar ya da bunlar arasındaki ilişki ve etkileşimin sağlıklı ve normal olarak yürüdüğü durumdur. Bu organların sağlığını kaybetmesi durumunda bilincimizi de yitiririz.

Örnek: Trafik kazası, zehirlenmeler … “Bilinci kapalı”

Nörofizyoloji:

  • Sinirsel yapının bilinç üzerindeki etkisini ve yapısını inceleyen bilimdir.

Lokalizasyon:

  • Beynin belirli bölgelerinin elektriksel uyarımlardan yararlanarak farklı işlevlerinin yerlerini saptamaya çalışmadır.

Beyin Lobları

İnsan beyninde beş ana lob bulunur. Bunlar:

  • Frontal lob: Bilinçli düşünme; zarar görmesi durumunda ruh hali, hissiyat değişikliği olabilir.
  • Parietal lob: Çeşitli duyu organlarından gelen bilgileri birleştirmede önemli rol oynar. Ayrıca nesnelerin kullanılması ve bazı mekansal görüş işlemelerinde parietal lobun kimi bölümleri rol alır.
  • Oksipital lob: Görme duyusuyla ilgili bilgilerin işlendiği lobdur. Hafif zarar görmesi halüsinasyonlara sebep olur.
  • Temporal lob: Ses ve kokunun algılanması, aynı zamanda da yüzler, mekanlar gibi karmaşık uyaranların işlenmesi bu lob tarafından sağlanır.
  • Serebellum: Duyu organlarından gelen bilgilerle hareketi ilişkilendirir. Bu lob özellikle dengenin sağlanmasında önemli rol oynar.

Farklı bilinç durumları:

-Uyku – rüyalar

-Meditasyon

-Hipnoz

-Madde bağımlılığı

Uyku ve Rüyalar:

Uyku ana hatlarıyla beş devreden oluşur. Bu devrelerde ikiye ayrılır.

–Non-REM  devresi

–REM devresi

  • Non-REM (NonRapid Eye Movement) devresi:

–Toplam dört evreden oluşur.

–İlk iki evre kolay uyanılan evredir.

–Sonraki iki evre ağır uyku evreleridir. Protein sentezinin yapıldığı, büyüme hormonlarının salgılandığı evredir. (Saat 10-11 ile 2-3 arası)

  • REM Evresi:
    Hızlı göz hareketleri ile belirlenen ve rüyaların görüldüğü evredir.

Rüyalar:

  • Gelecekle ilişkisi yok denecek kadar az.
  • Rüyaların içeriğinin belirlenmesinde:

–Geçmiş yaşantılar,

–Uyku anındaki iç veya dış koşullar,

–Günlük yaşantılar,

–Kaygı ve endişeler etkilidir.

  • Rüya görmeyen kimse yoktur.
  • En çok REM döneminin sonuna doğru görülen rüyalar hatırlanır.
  • Bir gece rüya görülmezse takip eden gecede telafi edilir.

Rüyaların İşlevleri:

Rüyaların belli başlı şu işlevleri vardır:

  • Çözümlenememiş çatışmaların, doyumsuz kalan güdülerin doyurulmasını sağlar.
  • Ruhsal yaşantıyı bozan endişe ve kaygılarla baş etmeyi sağlar.
  • Uyku anında ket vurma az olduğu için öğrenilenlerin unutulmasını da engeller.
  • Anı, yaşantı ve bilgilerin düzenlenmesini sağlar. (Arşivleme ve dosyalama …)

Uyku bozuklukları:

  • Sık sık uyanma, uykunun sürdürülememesi,
  • Uykuya dalmakta zorlanma,
  • Yeterli uyunduğu halde yorgun kalkma,
  • Uyku süresinde yetersizlik ve erken uyanma,
  • Uyurgezerlik,
  • Aşırı uykuculuk,
  • Narkolepsi (birden gelen ve birkaç saniye ile birkaç saat arasında değişen REM uykuları),
  • Uyku felci (Uykunun başlangıcında veya sonunda kıpırdayamama ve konuşamama),
  • Apne (soluk alamama sonucunda uyanma).

Biyolojik saat (Biyoritm)

Biyoritm:

  • Organizmanın günlük yaşamının ritmine ve biyolojik alışkanlıklarına dayalı olarak zamanı (içinde bulunduğu anı-saati) ve geçen zamanı algılamasıdır.
  • Ritmik olarak belirli zamanlarda acıkmamız, belli bir saatte uykumuzun gelmesi ve sabah belli bir saatte (saati kurmadan) uyanmamız gibi…
  • Biyolojik saat veya biyolojik ritmimiz, sarsıcı olaylar (bir kaza geçirmek ve çok üzücü bir olaya şahit olmak gibi) veya biyolojik olarak bizi etkileyen yaşantılarla bozulabilir.

Diğer Bilinç Durumları

  1. Meditasyon
  2. Hipnoz
  3. Madde Bağımlılığı

Meditasyon:

  • Bedenin işlevleri üzerinde ruhsal bir denetim kurarak, gerginliklerin, kaygıların giderilmesine yönelik yöntemdir. Kişi meditasyon ile bedeninin tüm kasları ve dokularıyla tanışıp, onları denetleyebilir, derin dilenme sağlayabilir. Kısaca, beden işlevlerini denetlemeyi sağlayan bilinçli bir tekniktir. (Yoga- Transandantal Meditasyon)

Hipnoz:

  • Telkin yoluyla bir kişinin davranış, duygu ve düşüncelerinin başka bir kişi tarafından kontrol altına alınmasıdır. Tam olmayan bir uyku halidir. Hipnozda irade durur ve kişi telkine açık hale gelir. Hipnozu yapan kişi bazı telkinlerle hipnoza giren kişide duygusal, düşünsel ve davranışlar oluşturabilir.

Madde bağımlılığı:

  • Psikolojik etkileri olan (psiko-aktif) maddeleri kullanmaya karşı gelişen bağımlılıktır. Bu tür maddeler (eroin, esrar, LSD, alkol, tütün, kahve…) bireyde uyarılma, gevşeme, uyuma veya uyanık kalma gibi davranışlara yol açar. Bağımlılık zamanla ortaya çıkar, önce psikolojik sonra fizyolojik bağımlılık ortaya çıkar, son aşamada birey bu maddeleri almak için yaşamaya başlar.