3. Ünite: Felsefenin Temel Sorunları ve Disiplinleri

/ 27 Mart 2022 / / yorumsuz

Bu ünite içerisinde felsefenin temel dalları ve disiplinleri Varlık, Bilgi, Bilim, Ahlak, Siyaset, Din ve Sanat Felsefeleri olarak sırasıyla temel sorunlar ve belli başlı görüşler ile aşağıda verilmiştir.

İçindekiler

A. VARLIK FELSEFESİ

a. Varlık Felsefesinin Konusu ve Problemleri

Felsefenin bir teoria (kuram, teori) olarak Eski Yunan’da doğduğu söylenir. İlk Eski Yunanlı filozoflar ise varlığı, varlığın kendisinden türediği ilk unsuru, ana maddeyi (Arkhe) aramışlardır. Dolayısıyla felsefenin varlık sorunu çerçevesinde, bir varlık felsefesi olarak doğduğu söylenebilir. Anadolu’da Milet okulu olarak bilinen Thales ve öğrencilerinin çabaları felsefenin bir varlık felsefesi olarak doğması, başlaması ile sonuçlanmış ve takip eden iki yüzyıl süresince de varlık sorunu odaklı bir çaba olarak devam etmiştir.

Hem doğuşunun varlık odaklı olması, hem de varlık sorunun diğer bütün alanları etkilemesi nedeniyle Aristoteles tarafından, varlık felsefesi, İlk Felsefe (Proto Philiasophia) olarak adlandırılmıştır. Aristoteles, İlk Felsefeyi var olanları, var olmak bakımından ve öz nitelikleri ile inceleyen bir disiplin olarak öncelemiştir.

Aristoteles’in öğrencilerinden Kıbrıslı Andronikos’un katkısı ile varlık felsefesi, metafizik adını almıştır. Andronikos, Aristoteles’in eserlerini tasnif ederken fizik ile ilgili eserlerinden sonra Aristoteles’in İlk Felsefe adını verdiği bölüme gelince fizikten sonra gelen, fizikötesi anlamında “Metafizik” adını vermiştir.

Varlık felsefesi Yunanca kökenli Ontoloji (Varlıkbilim) adıyla da bilinir.

Varlık felsefesinin fizik ötesini, varlığın duyusal olarak kavranamayan özünü ve duyular ötesi varlıkları da ele alması nedeniyle Metafizik adı binlerce yıldır kullanılagelmiş ve temel varlık ve bilgi sorununun kesiştiği bir noktada temel bir sorunun adı olarak da bilinmiştir.

Fizikötesi varlıkların gerçekten var olup olmadıkları sorunu, Yeniçağda “metafizik bilginin imkanı sorunu” olarak bir bilgi felsefesi (epistemoloji) sorununa dönüşmüştür.

Varlık sorunu, ilerleyen yüzyıllar içerisinde arkhe (ilk unsur) sorunu olmanın ötesine geçerek bir başka şeyden türemeyen, başka şeylerin ondan türediği şey anlamında “Töz sorunu”na öte yandan Ortaç Çağ’da teolojik etkilerle kavramların gerçekliği sorunu olarak “Tümeller sorunu”na dönüşmüştür.

b. Varlık felsefesinin temel soruları

Öğrenme ve öğretmenin kolay olması açısından varlık felsefesinin temel soruları yalın bir biçimde ele alınır. Böylece ortaya varlık felsefesinin temel sorunları olarak bazı sorular çıkar. Bu sorular:

1. Varlık var mıdır?

2. Varlık nedir veya varlığın özü nedir?

3. Varlık birlik mi, yoksa çokluk mudur?

4. Varlıkta değişme var mıdır?

5. Varlıkta değişme varsa, bu değişim rastlantısal mıdır, nedensel midir, yoksa amaçlı mıdır?

6. Fizikötesi varlıklar (Tanrı, ruh vb.) var mıdır? gibi sıralanabilir.

Gerçekte ise bu sorunlara genellikle bilgisel yönleri nedeniyle epistemoloji ve dinsel inançlarla birlikte teoloji eşlik eder. Biz de yer yer epistemolojik ve teolojik göndermelerle birlikte varlık felsefesinin temel sorunlarını ve bu sorunlarla ilgili ortaya konulan görüşlere kısa kısa değineceğiz.

1. Varlığın Mahiyeti ve Bilgisi Sorunu

Varlık felsefesinin ilk temel sorunudur. “Gerçekten bir varlık var mıdır veya varsa bu varlık (gerçeklik) bilinebilir mi? ” sorusuyla açılabilecek bir sorundur. İlk Çağda Sofist filozof Gorgias ve Çinli filozof Lao Tse, varlığın var olmadığını, var olsa da bilinemeyeceğini savunan filozoflardır. Bu görüşe “Nihilizm” (Hiçcilik) denir. Varlığın mahiyetinin ne olduğu ve bilgisinin mümkün olup olmadığı sorunuyla iç içe geçmiş olarak varlığın ve bilgisinin imkanını reddeden bu tavra karşılık, bilinebilir ideal veya reel türden bir varlığın var olduğunu savunanların görüşüne de “Realizm” (gerçekçilik) denmiştir.

2. Varlığın Mahiyeti Sorunu

Varlığın mahiyeti sorunu “Varlık nedir?” veya “Varlığın özü nedir?” sorularıyla açılabilir. İlk Çağ’dan itibaren bu soruya verilen cevaplar şöyle sıralanabilir.

a. Oluş olarak varlık:

İlk Çağ’da Herakleitos 20. yüzyılda ise Whitehead tarafından savunulan görüştür. Bu görüşe göre varlığın özü oluş ve değişmedir. Herakleitos bu değişmenin savaşan karşıtların birliğini ifade eden yasa olarak “Logos” ile ifade edilebileceğini savunmuştur.

b. İdea olarak varlık (İdealizm):

Platon ile başlayan ve Aristoteles, Hegel gibi filozoflarca farklı gerekçe ve kavramlarla sürdürülen bir görüştür. Bu filozoflara göre varlık temelde düşünsel öz ve yapıdadır. Varlığın özü olarak Platon ideaları, Aristoteles formu, Hegel Tin’i (geist, evrensel ruh) gösterir.

c. Madde olarak varlık (Materyalizm):

Varlığın temelde özdeksel, maddesel yapıda olduğunu savunan, ruhsal/manevi varlık ve kavramların da maddenin bir türevi veya bir işlevinden ibaret olduğunu savunan görüşlerdir. Demokritos’un “Atomculuğu”, Thomas Hobbes’un “cisimciliği”, La Mettrie’nin “Makine İnsan” anlayışı ve Karl Marks’ın Diyalektik Materyalizmi örnektir.

d. Ruh ve madde olarak varlık (Dualizm):

Descartes tarafından ortaya konulan fikirdir, amaç idealizm ve materyalizm arasındaki çatışmayı çözümlemektir. Ruh ve maddeyi bağımsız iki ayrı töz olarak kabul eder. Yirminci yüzyıldan itibaren varlığın mahiyeti (özü) sorunu metafiziksel unsur ve görüşlerden sıyrılma çabasıyla yeniden ele alınmış ve ortaya Fenomenalizm, Varoluşçuluk ve Yeni Ontoloji gibi görüşler çıkmıştır.

3. Değişme Sorunu ya da Evrende Amaçlılık

“Varlık değişir mi?” ya da “Varlıkta bir değişme var mıdır?” ilk olarak Herakleitos ve Parmanides’in karşılıklı tezleri ile felsefe tarihine giren bir soruna işaret eder.

Herakleitos, “varlık oluş ve değişmedir.”

Herakleitos, varlığın oluş ve değişmeden ibaret olduğunu, değişmeyen tek şeyin değişme olduğunu savunmuştur. Herakleitos karşıtların sürekli savaşının Logos adını verdiği yasaya göre gerçekleştiğini savunur. Logos, yasa ve düzen anlamına gelir. Bu yasa zıtların birliği diye de ifade edilir. Ona göre çatışan zıtlar aslında varlığı bir diğerine bağlı olan karşıt kutuplardır. Gece-gündüz, karanlık-aydınlık, soğuk-sıcak gibi zıtların biri olmasa, diğeri de var olamaz.

Parmenides, “varlık vardır ve değişme yoktur.”

Parmenides, değişme fikrinin mantıken imkansız olduğunu, bir an önce var olan bir şeyin, bir an sonra var olmaması gibi çelişik bir durumu ifade ettiğini; bu nedenle imkansız olduğunu savunur. Özdeşlik ilkesine uygun olarak “Varlık vardır (A, A’dır) ve varlıkta hiçbir değişme yoktur.” der. Platon, değişen var olamaz, gerçek varlıklar değişmeyen idealardır.

Platon varlıkta değişme sorununu iki ayrı varlık türünü bir birinden ayırarak çözümler. Ona göre değişen sadece maddesel dünyadaki nesnelerdir. Oysa düşünsel varlıklar olan idealar dünyası değişmez. Platon sonuçta Parmenides’i doğrulayarak gerçek varlıkların idealar dünyasındaki idealar olduğunu, bu dünyadaki nesnelerin ideaların soluk, kötü kopyalarından ibaret olduğunu savunur.

Aristoteles, varlık madde ve form olarak vardır ve bir hareket ettirici tarafından belirli amaçlara göre değişir. Aristoteles, değişme sorununu madde ve formdan oluşan ikili varlık anlayışı ile çözümler. Ona göre madde değişmenin üzerinde gerçekleştiği unsurdur. Ancak bir varlığı o varlık yapan temel unsurun form (biçim) olduğunu savunur. Aynı maddesel unsuru, örneğin ahşabı, farklı formlara sokarak masa, sandalye, kapı, pencere yapabiliriz.

Aristoteles bu değişimin dört temel unsur ya da sebep (neden) çerçevesinde açıklanabileceğini savunur. Bu dört unsur ya da neden: Maddi neden, Formel neden, Fail neden ve Gayesel (amaçsal-ereksel) nedendir. Örneğin, bir masanın yapıldığı ahşap maddi neden (unsur), masanın biçimi formel neden, yapan marangoz fail neden ve yapılış amacı (yemek veya çalışma vb.) gayesel nedendir.

Ereksel değişim fikri ve Tanrı Aristoteles’in gayesel (ereksel) nedeni, özellikle Orta Çağ’da inanç eksenli olarak yorumlanmış ve evrendeki tüm değişmelerin belirli amaçlara göre gerçekleştiği kabul edilmiştir. Bu amacı varlıklara veren, bir ilk failin, bir etkin aklın olduğu, bunun da Tanrı olduğu savunulmuştur (Teleolojik kanıtlama adıyla bilinen bu Tanrı kanıtlaması daha sonra tekrar karşımıza çıkacak).

Mekanik evren anlayışı ve determinizm

Öte yandan evrendeki değişimin mekanik olarak gerçekleştiği şeklindeki anlayış da daha ilk çağlardan itibaren görülür. Ancak özellikle Newton’un çalışmalarına ve bulduğu yasalara dayalı fizik anlayışı ile Modern düşüncede daha fazla yerleşmiştir.

Doğada değişmez neden-sonuç ilişkileri ile belirlenen bir determinizmin egemen olduğu fikri beraberinde yeni bir evren ve giderek Tanrı anlayışını getirmiştir. Katı determinist (belirlenimci) ilişkilerin belirlediği mekanist evren anlayışı, bir yandan materyalist varlık anlayışlarını, öte yandan deist Tanrı anlayışını doğurmuştur.

La Mettrie’nin “Makine İnsan” görüşü ve kitabıyla insanın da dahil olduğu mekanik evren tasarımı, insanın özgürlüğü ya da irade özgürlüğü ve ahlaki sorumluluk sorunu başta olmak  üzere bir takım etik sorunları da beraberinde getiren bir görüş olmuştur.

Deizm ya da deist Tanrı anlayışı ise alternatif Tanrı anlayışları arasındaki yerini ve etkisini günümüze kadar sürdürmüş bir Tanrı anlayışıdır. Bu anlayışa göre, bir saatin kurulduktan sonra aynı dakiklikle çalışmayı sürdürmesi gibi, Tanrı da evreni yaratmış ve kurmuştur; artık hiçbir müdahalesi olmaksızın işlemeye devam etmektedir. Ancak bilgi felsefesinde de göreceğimiz gibi başta Hume’un eleştirisi olmak üzere determinizm ile ilgili eleştiriler eksik olmamıştır.

Yeni Ontoloji ve Hartmann

20. Yüzyıl Alman filozofu Nicolai Hartmann “Yeni Ontoloji” adıyla bilinen görüşü ile “ideal varlık” ve “reel varlık” ayrımı yapmıştır. İdeal varlık düşünsel olan ve dolayısıyla zamanla değişmeyen, mekanda yer kaplamayan varlıktır. Matematiksel kavramlar, sayılar ve şekiller ile değerler ideal varlıklardır. Reel varlıklar ise mekanda ve zamanda var olan, dolayısıyla gözlemlenebilen ve zaman içinde değişen varlıkları ifade eder. İnsan, masa, kaşem vb. Hartmann, reel varlığı da üç ayrı katmana (sfere) ayırmıştır:

İnorganik varlıklar katmanı: Fizik biliminin incelediği cansız doğa.

Organik varlıklar katmanı: Biyolojinin incelediği canlı varlıklar dünyası.

Tarihsel varlıklar katmanı: Bilinçli bir varlık olarak insanın tarih içerisinde ortaya koyduğu bilim, sanat ve diğer kültür unsurları.

Varoluşculuk ve Sartre

Sartre, “İnsanda varoluş, özden önce gelir.” görüşü ile insanın diğer varlıklar gibi önceden belirlenmiş bir “öz”ünün olmadığını savunur. Ona göre, “her insan, kendi seçim ve tercihleri ile kendi özünü kendisinin belirler.” Böylece Sartre hem varlıksal (ontolojik) hem de ahlaksal (etik) açıdan klasik metafizik öğretilerinden ayrılmıştır.

B. BİLGİ FELSEFESİ

İnsanın varlıkla ilgili sezgi, gözlem veya akıl yürütme gibi yollarla elde ettiği ve kuşaktan kuşağa aktardığı belirleme ve öğrenmelere bilgi denilir.

Bilginin iki ana unsuru özne (insan) ve nesne (real veya ideal bir varlık)tır. Üçüncü bir unsur da bu iki unsur arasındaki bağ, yani bilgi aktı’dır. İnanma, sezme, deneyimleme, çıkarsama vb. etkinlikler özne ve nesne arasındaki bağı oluşturan bilgi aktlarıdır.

İnsan farklı ihtiyaç ve amaçlarla ve farklı yollarla bilgi edinir. Diğer bir ifade ile özne ile nesne arasında farklı bilgi aktları (inanma, gözlemleme, çıkarım yapma vb.) kurulabilir. Bu da farklı bilgi çeşitlerini ortaya çıkartır. Bu bağlamda gündelik, teknik, dinsel, sanatsal, felsefi ve bilimsel bilgi gibi farklı bilgi çeşitlerinden söz edilebilir.

Hangi tür bilgi olursa olsun, doğru bilgi hayat kurtarabilir, yanlış bilgiyse içinden çıkılmaz durumlara neden olabilir. Öte yandan doğruluğu yüzyıllarca kesin kabul edilen bilgilerin bile aslında yanlış olduğu görülebilir/görülmüştür.

Bilginin hem hayati öneminden, hem de doğruluğunun şüpheli olabilmesinden dolayı filozoflar tarafından binlerce yıldır tartışılmış ve sorgulanmıştır. Bu sorgulamalar, bilginin bir felsefi sorun olmasını ve temel bir felsefe disiplini olarak bilgi felsefesinin (epistemoloji) ortaya çıkmasını sağlamıştır. Epistemoloji (bilgikuramı) olarak da bilinen bilgi felsefesi öncelikle bilme ve bilgi üzerine odaklanır. Aynı zamanda bilginin doğruluğu, kaynağı, sınırı, ölçütü, değeri veya güvenirliliği gibi sorunlar üzerinde de durmaktadır. Aşağıda bilgi felsefesinin temel sorunlarına ve filozofların bu sorunlarla ilgili görüşlerini göreceğiz.

a. Doğru Bilginin İmkânı Problemi

Eski Yunanlı Sofistlerden itibaren felsefenin, epistemolojinin en temel sorunlarından birisi “bilginin imkânı sorunu”dur. Bu sorun, “İnsan, gerçekliği bilebilir mi?” veya “İnsan varlığın kesin bilgisine ulaşabilir mi?” gibi sorularla ifade edilebilir.

Ω not: Bilginin imkânı sorunu, felsefi bir sorun olarak ortaya çıktığı Eski Yunan’dan itibaren varlığın özünün ne olduğu ve varlıkta değişme olup olmadığı sorunlarıyla birlikte tartışılmıştır.

Çoğunlukla filozoflar varlığın değişmez ve bilinebilir bir özünün bulunduğunu savunmuştur. İlk olarak Sofistler ve sonraki dönemlerde de Septikler gibi bazı filozoflar ise varlığın bilinemez olduğunu, insanın varlığa ilişkin kesin bilgilere ulaşamayacağını savunmuştur.

• Sofistler:

Eski Yunan kent devletlerinde retorik (etkili konuşma ve tartışma sanatı) öğreten, gezgin öğretmen filozoflardı. En çok bilinenleri Protagoras ve Gorgias’tır.

Protagoras, “İnsan her şeyin ölçüsüdür; var olanların varlıklarının, olmayanların var olmamalarının ölçütü de insandır.” sözüyle tanınır. Varlığın, bilgi ve değerlerin ölçütü olarak tek insanı (bireyi) kabul eder. Bu nedenle mutlak ve kesin bir bilginin imkansız olduğu sonucuna ulaşır.

Gorgias, “Hiçbir varlık var değildir; olsaydı da bilinemezdi; bilinse de iletilemez.” demiştir. Bu sözüyle o da varlığı, bilgiyi ve iletişimi reddetmiştir.

• Septikler:

Sokrates sonrası ortaya çıkan, Sofistlerin görecelikçi (relatif) ve bilinemezci (agnostik) görüşlerini sistematik hale getiren filozoflardır. Belli başlıları: Timon, Pyrrhon, Karneades ve Sextus Empricus’tur.

Duyuların aldatıcılığından hareket ederek kesin bilginin imkansızlığını savunmuşlardır. Özellikle çok değer verdikleri Sokrates’in Atina’daki sözde demokratik hukuk devletinde adaletsiz bir yargılama ile idam edilmesinden dolayı “hiçbir yargı vermemek (yargıdan kaçınma-epokhe) ve her şeye karşı her zaman şüphe içinde kalmak” gibi olumsuz tavrı temel tavır olarak benimsemişlerdir.

Ω not: ‘Bilgi mümkündür.’ diyenlere felsefede gnostik denir. Gnostisizm (bilinircilik) insanın, Tanrı ve ruh gibi metafizik varlıklar da dâhil, varlık hakkında kesin doğru bilgiler edinebileceğini savunan öğreti veya inancı ifade eder. Agnostizm ise genelde bilginin imkansızlığını savunma, özelde ise Tanrı ve ruh gibi varlıkların bilinmeyeceğini savunma tavrına verilen isimdir. Bu bağlamda felsefe tarihinin ilk agnostikleri Antik Yunanlı Sofistlerdir.

b. Bilginin Kaynağı Problemi

“İnsan bilgisinin kaynağı nedir?”, “Bilgi elde etmede akıl mı, deney mi, sezgi mi güvenilir bir kaynaktır?” gibi sorularla ifade edilebilecek bir sorundur. Aşağıda başlıca akımlar ve filozofların görüşlerini göreceğiz.

• Rasyonalizm (Akılcılık)

İnsan bilgisinin kaynağı aklıdır diyen görüştür. Başlıca temsilcileri: Sokrates, Platon, Aristoteles, Farabi, Descartes ve Hegel’dir.

Sokrates ve Platon gibi filozoflar insan bilgisinin kaynağı olarak doğuştan akılda bulunan kavram ve fikirleri gösterirler. Aristoteles doğuştan fikirlerle değil, tümdengelimsel çıkarımlarla doğru bilgiye ulaşılabileceğini savunur. Descartes, kuşkuya dayalı yöntemli araştırmayla kesin bilgiye ulaşılabileceğini savunur.

• Empirizm (Deneycilik)

Bilginin duyumlara ve deneyme bağlı olduğunu savunan görüştür. En önemli temsilcileri John Locke ve David Hume’dur.

• Kritisizm (Eleştiricilik)

Bilginin elde edilmesinde akıl ve duyumun belli rollerinin olduğunu savunan Alman filozof Immanuel Kant’ın görüşüdür.

• Entüisyonizm (Sezgicilik)

Bilginin elde edilmesinde akıl ve duyumun yetersiz olduğunu, kesin bilgi için tek geçerli kaynağın sezgi olduğunu savunan görüştür. Başlıca temsilcileri İmam Gazali ve Henry Bergson’dur.

c. Bilginin Sınırları Sorunu

“İnsan bilgisinin sınırları nelerdir?” sorusu ile ifade edilir. Bu sorun, “İnsan sadece kendi bilinç içeriklerini mi bilebilir?” şeklinde sorulduğunda “bilginin imkanı sorunu” ile aynı anlama da gelebilir.

Berkeley’in Öznel İdealizmi, var olmayı algılanmaya bağladığı gibi, bilgiyi de bilinç içerikleri ile sınırlandırmıştır. Genel olarak (nesnel) idealist filozoflar bilginin kaynağı konusunda rasyonalizmi (akılcılığı) benimsemiş ve insan bilgisinin akıl yoluyla metafizik varlıkları da kapsayacağını savunmuşlardır. Yani onlara göre insan, her ne var ise onu bilebilir.

Bu sorun felsefe tarihinde Kant’ın “Neyi bilebilirim?” sorusuyla tam ifadesini bulmuştur. 18. yüzyılda Kant Tanrı’nın varlığı, ruhun ölümsüzlüğü ve evrenin sonsuz olup olmadığı gibi konularla ilgili sentetik apriori (yeni bir bilgi içeren deney öncesi) bilgilerin mümkün olup olmadığını, yani insanın metafizik konularla ilgili bilgiye ulaşıp ulaşamayacağını sorgulamış ve bunun mümkün olmadığını söylemiştir. Yine 19. yüzyılda A. Comte da metafizik bilginin insan için mümkün olmadığını savunmuştur. Comte tarihte Metafizik, Teolojik ve Pozitif olmak üzere üç aşama belirlemiş ve buna “üç hal yasası” demiştir. Artık her şeyin olgulara dayalı ve bilimsel olarak açıklandığı Pozitif aşamaya geldiğimizi savunmuştur. Ona göre insanın tüm bilgi elde etmeye yönelik çabaları bilimle ve olgulsal/fiziksel dünya ile sınırlı olmalıdır. Onun bu görüşüne pozitivizm (olguculuk) denir.

d. Doğru Bilginin Ölçütü Sorunu

Bilginin doğruluğu sorunu ile ilgili beş temel görüş ve farklı beş ölçütten söz edilir. Günlük yaşamda da kullanılan bu ölçütler aşağıda yer alıyor:

1. Uygunluk:

Bu ölçüte göre bir iddia veya yargı, konusunu oluşturan gerçeklikle örtüşüyorsa doğrudur. Örneğin “Yağmur yağmaya başladı.” ifadesi pencereden dışarı baktığımızda yağmurun yağdığı görülürse doğrudur.

2. Tutarlılık:

Bir bilgi kendisinden önce gelen veya önceden doğru olduğuna inandığımız diğer bilgilerle tutarlı ise doğru kabul ederiz. Bir sistem olarak tümüyle matematik böyle çalışır. Örneğin, “Ali Afyon lokumu getirdi.” yargısı, daha bir saat önce görüşüp Ali’nin İstanbul’dan ayrılmadığını biliyorsanız “yanlışlık”ına hükmedersiniz. Sosyal ve siyasal konularda da tutarlılık doğruluk ve güvenilirlik ölçütü olarak sürekli kullanılan bir ölçüttür.

3. Tümel Uzlaşım:

Bir bilginin o konuyla ilgili veya uzman olan kişilerin tamamı veya çoğunluğu tarafından onaylanması durumu da o bilgiyi doğru kabul etmemiz için genellikle yeterli görülür. Örneğin, bize “mümkün değil” gibi gelen bir haberin aslını, doğru olup olmadığını güvendiğimiz diğer gazete ve haber sitelerine bakarız.

4. Apaçıklık (Açık-Seçiklik):

Bilginin kuşku içermeyecek derecede kesinlik göstermesi durumudur. Descartes, apaçıklığı bir doğruluk ölçütü olarak kullanmıştır. Gündelik yaşamda da örneğin, bir oto tamir ustasının araçtaki sorunun hangi parçadan kaynaklandığını kesin olarak bulması durumu apaçıklığa örnektir.

5. Yararlılık:

Özellikle Pragmatist (Faydacı) filozofların savunduğu bir görüştür. Bu ölçüte göre bilgi, pratik hayatta yararlı olma koşuluyla doğrudur. Örneğin, “Ormandan köye giden doğru yol A yoludur.” yargısı, A yolu bizi köye ulaştırıyorsa doğrudur.

e. Bilginin Değeri ve Güvenirliliği Sorunu

“Bilgi”, tartışılmaz bir değerdir. Değerli olanın hakikati ifade eden bilgi, doğru bilgi olduğu açıktır. Günümüzde “bilgi edinme ve araştırma” temel insan hakları arasında sayılmıştır. Ancak hem pratikte hem felsefe tarihinde “insan bilgisinin değeri” sorun olmuştur. Bu nedenle, “Hangi bilgi değerlidir? Hangi bilgi güvenilir bilgidir? Ya da genel olarak insan bilgisinin değeri nedir? İnsan bilgisi, (evrensel-mutlak-kesin) doğru bir bilgi midir, yoksa öznel ve göreceli mi? gibi sorular sorulagelmiştir. Felsefe tarihinde Sofistlerden itibaren bu türden sorular tartışma konusu olmuştur. Sofistler, insanın kesin ve mutlak doğru bilgiye ulaşamayacağını, en fazla yarar sağlayan göreli ve öznel bilgilere sahip olabileceğimizi savunmuştur. Sofistlerin çağdaşı olan Sokrates ise “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.” demiş, ancak değerlerin ve bilginin mutlaklığını savunmuştur.

Kim haklı tartışılır. Ancak onlar ve diğer filozoflar, sordukları sorularla, ortaya koydukları görüş ve yöntemlerle insanları önemliyi-önemsizden, etkiliyi-etkisizden, yararlıyı-yararsızdan, değerliyi-değersizden, doğruyu-yanlıştan ayırt etmeye çağırmıştır.

Tarihteki bu teorik tartışmalar günümüzde bilginin değeri ve güvenilirliği sorunları ile ilgili bir takım önlemler ve yolların ortaya çıkmasına da kaynaklık etmiştir. Hukuk, siyaset, eğitim, akademi, medya gibi farklı alanlarda çeşitli uygulamalar ortaya çıkmıştır: Bilirkişiler, hakemli yayınlar, devlet siteleri ve uzman görüşlü programlar bunlara örnek gösterilebilir.

C. BİLİM FELSEFESİ

Bilim Felsefesinin Konusu ve Problemleri

Bilim felsefesi; bilimin yapısını, doğasını ve işleyişini, bilimsel kavramları, ilkeleri ve bilimin yöntemini sorgulayan bir felsefedir.

Bilim insanının deney-gözlemlerle doğadaki olayları sistemli bir şekilde açıklamaya uğraştığı yerde, bilim felsefecisi bilimsel etkinliği dayandığı ilke ve kabuller, izlediği yol ve yöntemler, kullandığı kavramlar gibi açılardan sorgular. Böylece bilimin yapı ve işleyişini, bilimsel düşüncenin doğasını, bilimin neleri başarıp neleri başaramayacağını ortaya çıkartmaya çalışır. Bilimin insan ve insan yaşamı için anlam ve değerini belirlemeye çalışır.

Bilim

Bilim, gözlem ve deneyle doğal ve toplumsal olayların yapısını ve işleyişini sistemli olarak araştıran ve inceleyen bilgi etkinliği olarak tanımlanabilir. Araştırma bulgularına dayanarak olay ve olgular üzerine neden-sonuç bağlantılarını göstermeye çalışır. Felsefe, sanat vb. etkinliklerden farklı olarak bilimin bazı temel ayırt edici özellikleri vardır.

Bilimi Niteleyen Özellikler

1. Nesnel bir bilgidir. Bilimsel bilgi bilim adamının inanç, duygu ve düşüncelerinden etkilenmeyen ve herkes için aynı şekilde geçerli olan bir bilgidir.

2. Bilimsel bilgi olgusaldır. Bilimsel bilgi insan zihninden bağımsız, nesnel, herkes tarafından gözlenebilen, somut olay ve nesnelere dayalı olmak anlamında olgusaldır.

3. Bilim mantıksaldır. Mantık ilkelerine uygun ve kendi içerisinde çelişkilere yer vermeyen bilgiler bütünüdür.

4. Bilimsel bilgi, nedenlerin bilgisidir. Yani bilimsel bilgi olaylar arasındaki neden–sonuç ilişkilerini açıklayan bir bilgidir.

5. Bilimsel bilgi genel bir bilgidir. Bilim tek tek olguları değil, olgu türlerini ele alır ve bunlarla ilgili genel yasalara ulaşır.

6. Bilimsel bilgi, yöntemlidir.

7. Bilimsel bilgi, intersubjektif (özneler arasında iletilebilir) bir bilgidir. Yani, insanlara açık ve anlaşılabilir sözcüklerle iletilebilen bir bilgidir.

8. Bilimsel bilgi, sınanabilir ve doğruluğu veya yanlışlığı kesin olarak belirlenebilir bir bilgidir.

9. Bilim eleştireldir; bilimsel bilgi de bilimin eleştirel tavrının sonucunda elde edilen bir bilgidir.

Bilime İki Farklı Yaklaşım

Bilimin yapı ve işleyişini açıklamaya çalışan görüşler iki başlık altında incelenebilir: 1) Ürün Olarak Bilim Yaklaşımı ve 2) Etkinlik Olarak Bilim Yaklaşımı.

1. Ürün Olarak Bilim

Bu yaklaşıma göre bilim; bilimsel yöntemle elde edilmiş kuram ve yasalardan oluşmuş kesin, nesnel, birikerek ilerleyen bilgiler yığınıdır. Bilimin ürünleri, bilimsel yöntem kullanılarak elde edilmiş bilgilerdir. Bilimi anlamanın yolu ürün olarak ortaya konmuş bu bilgiler yığınını incelemektir. Başka bir değişle bu yaklaşım, bir ürün olarak gördüğü bilimin yapısını, dilini ve yöntemini açıklamaya çalışır. Mantıkçı Pozitivistlerin yaklaşımıdır.

Bunların en ünlüleri H. Reichenbach, R. Carnap ve C. G. Hempel’dir. Bu yaklaşımı benimseyen filozofların temel tezleri şunlardır:

Mantıksal çözümleme: Bilimin yapısı ve işleyişi, bilimsel ürünlerin, bilimsel metinlerin, dilsel açıdan, mantık aracılığıyla çözümlenmesiyle ortaya çıkarılabilir.

Nesnellik: Bilim adamı bilimsel araştırma ve çalışmaları sırasında mutlak anlamda nesneldir. Yani, tüm kişisel özelliklerini, önyargılarını vb. bir kenara bırakarak çalışmalarını yürütür.

Olgusallık= Anlamlılık: Mantıkçı pozitivistlere göre, yalnızca olgusal olarak sınanması, deney ve gözlem sonuçlarıyla doğrulanması mümkün olan önermeler anlamlıdır ve bilimseldir.

Doğrulanabilirlik: Yine, doğrulanabilirlilik ilkesine dayanan mantıksal pozitivistler, tüm etik (ahlaki), teolojik (dinsel) ve metafizik önermeleri anlamsız kabul ederler. Çünkü onlara göre, “yarın kar yağacak.” gibi bir önermenin deneysel olarak doğrulanması olanaklıdır ve bilimseldir. Ama “Kumar oynamak kötüdür.” gibi etik veya “Ruh vardır.” gibi metafizik bir yargının deneysel olarak sınanması olanaklı değildir. Bu nedenle bu vb. önermeler ne bilimseldir, ne de anlamlıdır.

Felsefenin mantığa indirgenmesi: Son olarak, mantıksal pozitivistlere göre, felsefenin kurgusal (spekülatif) sistem arayışları boşuna bir çabadır. Dolayısıyla felsefe, yalnızca bilimsel yöntem, teknik ve kavramların sembolik mantık aracılığıyla çözümlenmesiyle (analiziyle) ilgilenmelidir.

Karl R. Popper

İki farklı bilim yaklaşımı arasında yer alan özgün bir düşünür Karl R. Popper’dir. Popper başlangıçta Mantıksal Pozitivistlerin içerisinde bulunmuş, sonradan onları eleştirerek ayrılmıştır.

İlk olarak; Popper, bilimi anlamak için bilimsel metinlere değil, bilim tarihi araştırmalarına dayanmak gerektiğini öne sürer. İkincisi; Popper’a göre, bilimselliğin ölçütü doğrulanabilirlik değil, yanlışlanabilirlik ilkesidir. Çünkü örneğin “Güneş tutulması olayı gerçekleşecektir.” gibi bir önermenin doğrulanması olanaklı, ama yanlışlanması olanaksızdır (Gerçekten de, bir gün güneş tutulacaktır). Oysa “20 Ağustos 2026’de İspanya’dan, Grönland ve İzlanda’ya kadar görülebilecek bir tam Güneş tutulması olayı geçekleşecektir.” gibi bir önerme bilimseldir; çünkü somut olarak sınanması ve doğrulaması mümkün olduğu kadar, yanlışlanması da mümkün bir önermedir.

2. Etkinlik Olarak Bilim

Bu yaklaşımın savunucuları kendisi de bir bilim tarihi araştırmacısı olan T. Kuhn ve S. Toulmin’dir. Kuhn ve Toulmin’e göre, bilim, bilim adamları topluluğu tarafından gerçekleştirilen bir etkinliktir. Bilim insanları ise, pozitivistlerin iddia ettikleri gibi mutlak anlamda nesnel değildirler. Aksine bilim insanı kendi kişisel özellikleri, umutları ve amaçlarıyla birlikte çağının geçerli bilimsel kabullerinin ve sosyo-kültürel değerlerinin etkisi altındadır.

Bilimin doğasının anlaşılması sözünü ettiğimiz bilim insanları topluluğunun anlaşılmasına bağlıdır. Bunun için Kuhn, kendi ortaya koyduğu paradigma kavramını kullanır. Paradigma, belirli bir gerçekliğin ortak terimlerle anlaşılmasını ve açıklanmasını sağlayan düşünsel ve kavramsal bir çerçevedir. Her çağda bilim insanları topluluğu, belirli bir “paradigma” çerçevesinde problemleri ortaya koyar ve çözüm arar. Problemlerin giderek çözümsüz kalması, anomalilerin (mevcut paradigmayla açıklanamayan durum, olay ve olguların) artması durumunda, bir “paradigma” değişikliği, paradigmal bir sıçrayış yaşanır. Bu, bir bilimsel devrimdir. Örneğin, fizikte Newtoncu paradigmanın yerini Einsteincı paradigmaya bırakması gibi.

S. Toulmin ise evrimci bilim anlayışını savunmuştur. Ona göre, doğada nasıl problemlerin üstesinden gelebilen canlılar hayatta kalıyorsa, bilimde de, problemlere çözüm sunabilen kuramlar geçerliliğini sürdürür.

Bilimlerin Sınıflandırılması

Bilimler araştırdıkları konu ve kullandıkları yöntemler açısından üç grupta toplanır:

a. Doğa ve Yaşam Bilimleri (Fen Bilimleri)

Fizik, Kimya, Astronomi ve Biyoloji gibi bilimler bu grupta yer alır. Canlı ve cansız doğadaki olayları, varlıkların yapısını, ögelerini, neden ve sonuçları ile hareket ve değişimi inceleyen bilimlerdir.

b. İnsan Bilimleri (Sosyal Bilimler)

Tarih, Psikoloji, Sosyoloji, Antropoloji, Ekonomi ve Siyaset Bilimi gibi bilimler bu grupta yer alır. Sosyal Bilimler, konusu bilinçli bir varlık olarak insan, insanın oluşturduğu toplum ve bunların ortaya koydukları başarılar ve bu başarıların, değişimin tarihidir.

c. Formel Bilimler

Matematik ve mantık bu bilimlerdendir. Formel bilimler akla dayalı kavramlar (sayılar, formüller, şekiller gibi) aklın işleyiş biçimlerini (akıl yürütme ve çıkarımlar gibi) inceleyen, bunun kurallarını ortaya koyan bilimlerdir. Konusu reel (doğa ve insan gibi gerçek) varlıklar olmadığı için bu bilimlere “ideal bilimler” de denir. Yöntemleri de diğer bilim dallarından farklıdır; deney gözlem gibi yöntemler kullanılamaz.

Bilimsel Yöntem

Farklı bilgi türleri sadece ele aldıkları konular ve amaçlar açısından değil, kullandıkları yöntemler açısından da ayrılır. Bilim için de bilimsel yöntem ayırt edicidir. Bilimsel yöntemi diğerlerinden ayıran en temel fark, ele alınan konu üzerinde düzenli ve denetimli bir işleyiş göstermesidir.

Yöntem, bir amaca ulaşmak için izlenen yol anlamına gelir. Bilimsel yöntem ise olguları betimlemek ve açıklamak amacıyla izlenen sistemli bilgi edinme yoludur. Bilimsel yöntem şu aşamalardan oluşur: Olguların saptanması, gözlem, hipotez (varsayım), deney, kuram (teori) ve yasa. Bilimsel yöntemin bu aşamalarını ikiye ayırarak inceleyebiliriz: Birincisi, olgu, gözlem, hipotez ve deney aşamalarını içine alan betimleme (tasvir) aşamasıdır. İkincisi ise teori ve yasa aşamalarını içine alan açıklama aşamasıdır.

Betimleme aşamasında önce problem tanımlanır, konu ile ilgili olgular gözlenir ve bilgiler toplanır. Bu bilgilerin ışığında hipotez oluşturulur. Formüle edilen hipotezler deneylerle test edilir. Açıklama aşamasında ise hipotez deneyle doğrulanmış ise kurama ulaşılmış olur. Ulaşılan bu kuram bilim adamları topluluğu tarafından da yinelenir, doğrulanır ve matematiksel olarak formüle edilirse yasa aşamasına ulaşılmış olunur.

Bilimin Değeri

Bilimin insan düşünmesine kattığı zenginlik, evrenle ilgili merakını tatmin etmesi açısından değeri açık görünür. Peki, bilimin ortaya koyduğu bilgiler bizi her zaman aydınlatan mı, yoksa bazen yanıltan bilgiler midir? Sonuç ve uygulamaları açısından bilim her zaman yararlı ve gerekli midir?

Bilimsel bilgilerin değeri açısından baktığımızda bilimin yanılmaz olmadığı, bilim tarihine bakıldığında yüzyıllar, hatta bin yıllarca doğru kabul edilen bilgilerin yanlışlanabildiği görülür. Bu açıdan bilimsel bilgilerin de mutlak ve kesin bir doğruluk değerine sahip olmaktan uzak olduğu söylenebilir. Bilimsel bilgilerin yaşamımıza kattığı konfor ve kolaylıkların yanı sıra uygulandığı yere ve amaca göre doğa ve insanlık için tehdit edici olabildiği görülmektedir.

Bilim ve Felsefe İlişkisi

Tarihe bakıldığı zaman önceden bilim ve felsefenin iç içe olduğu görülmektedir. Büyük filozofların bilimle uğraştığı ve aynı zamanda bilimlerin felsefe altında öğretildiği bilinmektedir. Örneğin Thales’in güneş tutulmasını hesap etmesi veya Aristoteles’in canlıları sınıflandırması; İbn Sînâ’nın “el-Kanun fi’t-Tıp” eserinde ele aldığı tıp alanındaki çalışmaları; Descartes’ın fizik ve geometri çalışmalarıyla analitik geometrinin kurucusu olması gibi. Bu durum, günümüz filozofları için de geçerliliğini korumaktadır.

Yeni Çağ ile birlikte bilimin felsefeden ayrılması gerçekleşmiş, felsefe ve bilim arasında kopuş olsa da felsefe, somut olgular hakkında bilimin verilerinden yararlanmakta; bilim de teorilerini oluştururken aynı zamanda bir tür felsefe yapmakta veya felsefeye başvurmak zorunda kalmaktadır. İkisinin de çok önemli kesişim noktası, akıl yürütmeler ve analitik düşünme yollarıdır.

D. AHLAK FELSEFESİ

Ahlak Felsefesinin Konusu ve Problemleri

Ahlak, temelini insanın toplumsal bir canlı olmasında bulur. İnsanların mutlu olmaları için yapılması ve yapılmaması gerekenleri gösteren değer ve kurallar bütününü ifade eder. Topluma ve zamana göre değişmekle birlikte dinsel ve hukuksal kurallarla doğrudan ilişkili ve genellikle tutarlıdır. Etik (ahlak felsefesi) ise felsefenin ahlakla ilgilenen ve ahlaki ilkeler üzerine düşünceler üreten dalıdır. Etik ahlaki eylemin, iyi ve kötünün ne olduğunu, irade ve seçmenin ahlaki eylemle ilişkisini, ahlaklı ve erdemli bir yaşayışın hangi ögeleri taşıdığını araştıran felsefe alanıdır.

Etik, bir felsefe sistemi kurmak, yeni bir ahlak sistemi geliştirmek ve buna uyulmasını sağlamak değil, ahlaki ilişkiler üzerinde düşünmek ve görüş elde etmektir.

Ahlak Felsefesinin Temel Soruları:

1. İyi nedir? Mutlak mıdır?

2. İnsan özgür müdür?

3. Özgürlük ile sorumluluk ilişkisi nasıldır?

4. Ahlaki yargıların nitelikleri nelerdir?

5. Ahlaki eylemin amacı nedir?

6. Evrensel bir ahlak yasası var mıdır?

Sorular daha artırılabilir, ancak temelde üç sorundan söz edilebilir. Aşağıda bu sorunları ve ilgili görüşleri göreceğiz. Ahlaki yargılar, özellikle bilimsel yargılardan farklı olarak öznel ve göreceli olmaları yanı sıra normatif, yani kural koyucu olmaları açısından ayrılır. Örneğin, “Çalışarak kazanmak iyi, çalmak kötüdür.” yargısı, çalışarak kazanmak ve çalmamak gerektiğini bize söyler. Ancak bir hırsız için bu yargı doğru değildir. Bu durum ahlaki yargıların olgusal değil, değerlerle ilgili yargılar olmasından kaynaklanır.

Ahlak Felsefesinin Temel Sorunları

I. İyi ve Kötü

İyi (ve kötü) nedir, evrensel mi, yoksa göreceli midir? Her filozof kendisine göre bir iyi tanımı yapmıştır. Ancak genel anlamda iyi, ahlaki olarak yapılması gerekeni, kötü ise yapılmaması gerekeni ifade eder.

Temelde iyi, ahlaki açıdan amaçlanmaya değer olanı ve dolayısıyla ahlaki eylemin amacını gösterir. İyiyi mutluluk ve insanı mutlu eden davranışlar olarak gören filozofların görüşüne de mutluluk ahlakı denir. Bu filozoflara göre ahlaki eylemin amacı mutluluktur; ancak insanı mutlu edecek şeyin ne olduğu konusunda ayrılırlar.

İnsanın mutlu olmasını bazıları hazza bağlar (Hedonizm-Haz Ahlakı), kimisi faydaya bağlar (Utilitarizm-Faydacılık). Ahlaki açıdan amaçlanmaya değer olanı kimi filozoflar bir bilgi sorunu olarak görmüştür. Sokrates ve Platon bunu savunur. Sokrates’e göre, iyi davranış doğru bilginin bir sonucudur ve “kimse bilerek kötülük yapmaz”.

Platon ise iyiyi, kendi varlık ve bilgi anlayışına paralel olarak idealar dünyasındaki en yüksek idea olarak gösterir. Ona göre iyi ideası aynı zamanda doğruluk, güzellik, faydalılık ve Tanrı ile bir ve özdeştir. Yapılması gereken iyinin bilgisine ulaşmaktır. Bu bilgiye sahip olan zaten iyi davranır. Kimi filozoflar ise iyiyi ahlaki eylemin sonuçlarında değil, eylemi gerçekleştiren kişinin niyetinde arar. Bu görüşün en önemli örneği Kant’tır. Kant, gerçekten ve kendi başına iyi olan tek şey vardır der, o da iyi niyettir.

II. Özgürlük ve Sorumluluk

“İnsan, eylem ve davranışlarında ne kadar özgürdür?” sorusu, ahlak felsefesinin temel sorunlarından biridir. Bu soru, özgürlük ve sorumluluk ilişkisi bağlamında ele alınır. Ahlak; kişilerin bilinçli hareketleriyle, irade ve seçmeleriyle ilgili bir alandır ve özgürlükten ayrı düşünülemez.

Ahlaki bağlamda özgürlük, kişinin her türlü dış etkiden  bağımsız olarak özgür iradesiyle karar vermesi ve eylemde bulunmasıdır. Sorumluluk; kişinin eyleminin amacını, süreçteki etkilerini ve her türlü sonucunu kabullenmesi, üstlenmesidir. Sorumluluk, özgür iradeyle birlikte vardır. Özgürlüğün olmadığı durumda sorumluluktan bahsedilemez.

İrade Özgürlüğü ile İlgili Görüşler:

a. Belirlenemezcilik (İndeterminizm):

“İnsan özgürdür” diyen indeterminist görüşe göre, insan davranışlarında onu kısıtlayan, davranışlarını sınırlayan hiçbir engel yoktur. İnsan özgürlüğü sınır tanımaz. Hatta bazı filozoflara göre, (örneğin Sartre) zorunlu olarak özgürdür.

b. Belirlenimcilik (Determinizm):

“İnsan özgür değildir.” diyen determinist görüşe göre, insanın davranışları gerek doğal etkenler, gerek toplumsal ve kültürel etkenler tarafından belirlenir. Buna göre, insan özgürlüğü diye bir şey yoktur.

c. Ahlaki Özerklik – Özbelirlenimcilik (Otodeterminizm):

Özgürlük hakkındaki üçüncü bir görüş ise, bu iki görüşü uzlaştıran “otodeterminizm”dir. Otodeterminizm, eylemlerimizin önceden belirlenmiş olduğunu kabul eder, ancak bu irade dışı bir belirlenim değil; bir iç belirlenimdir. Kant’ta ifadesini bulan görüşe göre, insan kendi iradesi ile ahlak yasalarını özgür bir biçimde kendisi belirlemektedir. Özgürlüğün kaynağı kişiliktir. Bu anlamda özgürlük bir kişilik sorunudur. Özgürlük, ne doğanın bir armağanı ne de doğuştan getirilen bir yetidir. Ancak kişiliği gelişmiş olanlar özgürlüğe sahip olabilirler. Bu görüşün bir diğer adı, “ahlaksal özerklik” tir.

d. Kadercilik (Fatalizm)

Stoacılar gibi filozoflar ile Cebriye gibi bazı kelam ekollerinin savunduğu bir görüştür. Bu görüşe göre insan sadece kaderinde önceden yazılmış olanı yapar. Özgürlük bir yanılgıdır. İnsan kaderinin dışına çıkamaz.

e. Evrensel Ahlak Yasası

İnsanlar kendi yaptıkları, dikkat ettikleri şeylerin başkalarınca da yapılmasını, değer verilmesini ister. Peki gerçekten bütün insanlar için ortak olan ahlak normu ya da normlar var mıdır? Herkes için iyi ya da kötü kabul edilebilecek eylem ölçütleri veya değerleri var mıdır? Bu beklenti ve sorular etiğin temel sorunlardan birisi olan “Evrensel Ahlak Yasası” sorununu ifade eder.

Kısaca “Evrensel ahlak yasası mümkün müdür?” sorusuyla ifade edilen bu temel sorun ile ilgili filozofların görüşlerini iki farklı grupta inceleyebiliriz:

Evrensel Ahlak Yasası Mümkün Değildir:

a. Haz Ahlak (Hedonizm):

Aristippos tarafından kurulmuştur. Haz veren iyi, acı veren şeyler kötüdür. Haz ve acı bireysel ve anlıktır, kişiye ve zamana göre değişir. O halde tüm insanları içine alan evrensel bir ahlak yasası olamaz. Epiküros bu görüşü “İyi, hazza ulaşmak ve acıdan kaçınmaktır.” şeklinde özetlemiştir.

b. Fayda Ahlakı:

Bireye faydalı olan iyi, olmayan kötüdür. Fayda kavramı da kişi ve zamana bağlı olarak değişeceğine göre evrensel bir ahlak yasasından söz edilemez.

c. Bencillik (Egoizm):

T. Hobbes tarafından temsil edilir. İnsan kendini sevme ve koruma güdüsü ile hareket eden bencil bir yaratıktır. Bireysel çıkara uyan davranış iyidir. Bütün eylemleri “ben” sevgisi ve kendini koruma güdüsünden kaynaklanır. O halde hiçbir ahlak yasası evrensel olamaz.

d. Anarşizm:

Başta devlet olmak üzere tüm kural koyuculara, baskılara karşı çıkan bireyi temel alan bir yaklaşımdır. Kurucusu J. Proudhon, en ünlü temsilcileri Bakunin, Kropotkin ve Stirner’dir. Bitki ve hayvana nasıl emir ve ödev yüklenmezse insana da yüklenemez ve evrensel bir ahlak yasası da olamaz görüşünü savunur.

e. Nietzsche:

19. yüzyıl Alman filozofu. Aklın yerine iradeyi, toplumun yerine bireyi koyar. Ona göre amaç “üst insan”a ulaşmaktır. En büyük erdem güçlü olmaktır. Zayıflık ise kötüdür. Bireyi zayıflığa iten ahlak kurallarından kurtulmak gerekir.

f. Varoluşçuluk (Egzistansiyalist):

J.P. Sartre, Varoluşçu felsefenin en önemli savunucusudur. Ona göre insanın görevi kendi kendini belirlemek, aşmak ve yaratmaktır. Örneğin, bitkiler ve hayvanlar her nasıl yaratılmışlarsa öyle kalır, kendi özünü belirleyemezler. Çünkü ona göre, “İnsan dışındaki varlıkların özü, varlığından öncedir”. “Evrende sadece insanda varoluş özden önce gelir.” İnsan önce bir var oluştur, daha sonra kendi iradesi ile özünü yaratır, kendini belirler. Bu var oluşta insan özgür atılımlar içinde olmalı, onun davranışını hiçbir yasa veya kural belirlememelidir.

Evrensel Ahlak Yasası Mümkündür:

I. Evrensel Ahlak Yasasını Subjektif Temele Dayandıran Filozoflar

a. Bentham ve Mill:

Onlara göre insan doğal olarak acıdan kaçar ve hazza ulaşmak ister. Haz veren şey ile yararlı olan özdeştir. Bu nedenle, Bentham ve Mill’e göre, evrensel ahlak yasası: “Öyle davran ki, olabildiğince fazla sayıda insan olabildiğince fazla yarara ulaşsın” ilkesiyle ifade edilebilir.

b. Bergson:

Ona göre insanın önünde hazır iyi ve kötü kavramları yoktur. Her durum ve olayda iyinin ne olduğunu insana kendi sezgisi gösterir. Bu nedenle evrensel ahlak yasası: “Kendi sezgisine uy ki, hem kendi hem de başkaları için iyi olanı gerçekleştirebilesin” ilkesiyle ifade edilebilir.

II. Evrensel Ahlak Yasasını Objektif Temele Dayandıran Filozoflar

a. Sokrates:

Ahlaklı olmak ancak iyiyi bilmekle gerçekleşir. Kötülük bilgi eksikliğinden kaynaklanır. Çünkü ahlaklı davranışta bulunmanın tek yolu o davranışın nedenlerini ve temellerini ve uygulama yöntemlerini bilmekle mümkündür.

b. Platon:

Gerçek varlıklar alemi olan idealar alemindeki en yüksek idea “iyi ideası”dır ve iyilik, doğruluk, Tanrı, güzel ve faydalı ile bir ve aynıdır. Bu durumda, Platon’a göre, yapılması gereken iyi ideasının bilgisine ulaşmak ve bu bilgiye uygun davranmaktır.

c. Farabi:

Aklın, iyinin yolunu göstereceğini savunur. Akıl iyi ya da kötüyü seçme yetisine sahiptir. Ona göre, iradesine aklı hakim kılan kişi zorunlu varlık (Vacibül vücut) dediği Tanrı’nın bilgisine ulaşır. Bilgi ise insanı ahlaka, iyiye götürür. Ona göre iradenin seçtiği eylemler insanı iyiye, iyi ise mutluluğa götürür.

d. Spinoza:

Spinoza’ya göre, doğa ile Tanrı özdeştir (panteizm). Dolayısıyla yapılması gereken, kişinin gururunu ve kibrini kırarak doğanın yasasına (yani Tanrı yasasına) uygun davranmasıdır.

e. Kant:

Kant’a göre evrensel ahlak yasası: “Öyle hareket et ki, senin eyleminin ilkesi aynı zamanda başka insanlar için de bir yasa olsun.” ilkesidir. Kant, buyrukları kesin ve koşullu olarak ikiye ayrılır. Ona göre yapılması gereken hiçbir koşul taşımayan “Dürüst ol, yalan söyleme, tartıda hile yapma.” gibi (kesin) buyruklara uygun davranmaktır. Kant bu tür eylemlere “ödevden kaynaklanan eylemler” der. Ona göre, eylemlerimizi değerli kılan, ödeve uygunluğu değil, ödevden kaynaklanmasıdır. Bu nedenle onun ahlakına “ödev ahlakı” denir.

E. DİN FELSEFESİ

Din Felsefesinin Konusu ve Problemleri

Din, felsefe gibi hayatı anlama ve anlamlandırmanın diğer bir biçimidir. Din felsefesi, dini rasyonel, tutarlı ve nesnel (tarafsız) bir yaklaşımla ele alıp sorgulayan bir felsefe dalıdır. Din felsefesi; dinin ilke ve kavramlarını anlamaya çalışır. Din felsefesinin konusu ise genelde din olgusu, özelde ilahî ve ilahî olmayan tüm dinlerdir.

Teoloji ile farkı:

Teoloji (ilahiyat – Tanrı bilim) ve din felsefesi araştırdıkları sorun ve konular ile araştırmalarında kullandıkları kavramlar (Tanrı, ruh, vahiy vb.) açısından benzeşirler. Ancak, teoloji araştırmalarını belli bir dinin kutsal metinleri ve inanç ilkelerini esas alarak yürütür. Din felsefesi ise rasyonel (akla dayalı), nesnel (tarafsız) ve sorgulayıcı bir yaklaşıma sahiptir.

Din felsefesinin temel sorunları:

“Tanrı’nın varlığı ile ilgili görüşler nelerdir?”, “Evren sonlu mudur, sonsuz mudur?” ve “Ölümden sonra yaşam var mıdır?”, “Din dilinin niteliği nedir?” gibi problemlerdir.

I. Tanrı’nın Varlığı Sorunu

A. Tanrı’nın var olduğunu savunan görüşler:

• Teizm

Evrenin yaratıcısının Tanrı olduğunu ve Tanrı’nın doğrudan ya da dolaylı müdahale ederek din oluşturduğunu belirtir. Teizme göre Tanrı ezelî ve ebedî olan ve kendinden başka hiçbir güce ihtiyacı olmayan varlıktır. Teizmin monoteizm (tektanrıcılık), düalizm (ikitanrıcılık) ve politeizm (çoktanrıcılık) gibi çeşitleri vardır.

• Deizm

Deizm, aynı teizm gibi evrenin yaratıcısı olarak Tanrı’yı görür. Ancak deizm, Tanrı’nın evreni yarattıktan sonra ona müdahale etmediği görüşündedir. Evren, Tanrı tarafından oluşturulmuş kurallar içinde düzenli olarak işler. Tanrı bu düzeni kurduktan sonra ona karışmaz.

• Panteizm

Evrenin yaratıcısı olan Tanrı’nın evrenle bir ve aynı olduğunu belirtir. Evrende görülen her şeyin toplamı Tanrı’dır. Panteizm görüşüne benzer bir görüş olan panenteizm görüşüne göre ise evrendeki her şeyin nedeni Tanrı’dır ve bunlar Tanrı’da içkindir. Ama Tanrı ile aynı değildir. Tanrı evrene aşkındır. Tanrı’nın Varlığı ile İlgili Kanıtlamalar:

• Ontolojik Tanrı Kanıtlaması

Tanrı’nın varlığını akılda doğuştan gelen kavramlara dayanarak yapılan kanıtlamalardır. Farabi, Anselmus, Descartes, Spinoza ve Leibniz bu kanıtlamanın örneklerini vermiştir. Tanrı ve sadece ona ait bir özellik olarak mükemmellik (kusursuzluk) kavramlarının insanın icat ettiği bir kavram olamayacağından hareket ederek bu kavramların insana doğuştan ve doğrudan Tanrı tarafından verilmiş kavramlar olabileceğinden hareket ederler. Bu kavramlar aklımızda varsa (ki vardır) o halde bunu gerçekten var olan Tanrı vermiştir.

• Kozmolojik Tanrı Kanıtlaması

Kozmolojik kanıtlama kısaca “Evren hiçlikten gelmiş olamaz, onu yaratan bir Tanrı var olmalıdır.” der. İlk neden kanıtı da denmektedir. Kanıtlama Aristoteles’e kadar gitmektedir.

• Teleolojik Tanrı Kanıtlaması

Düzen ve amaç kanıtı da denir. Bu kanıtlamayı savunanlar doğadaki düzene ve varlıkların doğalarındaki amaçlara göre hareket etmesine (değişmesine) dayanarak bunun tesadüfi olamayacağını, bütün varlıkları bu düzen ve amaca göre yaratan bir Tanrı’nın var olduğunu savunurlar.

• Ahlaki Tanrı Kanıtlaması

“Tanrı olmasaydı ahlaklı olmanın bir anlamı da olmazdı veya insan ahlaklı bir varlık olduğuna göre Tanrı var olmalıdır.” özetlenebilir.

B. Tanrı’nın var olmadığını savunan görüş: Ateizm

Tanrı’nın var olmadığını savunan görüştür. Ateizme göre Tanrı ve din, insanın düşünce gücünün sonucudur. Evreni oluşturan maddenin başlangıçtan belli ve sonsuz olduğunu belirten ateizm, evrenin Tanrı tarafından yaratılmamış olduğunu ileri sürer.

Kötülük Kanıtı:

İçinde yaşanılan dünyada her türlü kötülük gözlemlenmektedir. Savaş, hırsızlık, afet ve hastalıklar bunlardan bazılarıdır. Tanrı, kelimenin anlamı bakımından mutlak olarak iyi olandır. Eğer Tanrı var olmuş olsaydı bu kötülükler olmayacağına göre Tanrı yoktur.

C. Tanrı’nın varlığı bilinemez: Agnostisizm

Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu konusunda kesin bir yargıya varmanın mümkün olmadığını söyleyen görüştür. Tanrı’ya açıkça var ya da yok demek mümkün olmayacağından bu konuda yargıda bulunmaktan kaçınmanın daha doğru bir tavır olduğu düşünülür. Bu anlayış, çıkış noktasını Tanrı fikrini zihinle kavramanın mümkün olmadığı noktasından alır. Agnostisizme göre Tanrı hakkında var ya da yok demek için yeterli delil bulunamayacağı için Tanrı’nın varlığı konusu belirsiz ve bilinemezdir.

II. Evrenin Sonlu Olup Olmadığı Sorunu

“Evren sonlu ve sınırlı mı, yoksa sonsuz ve sınırsız mıdır?” sorusu temelde Tanrı’nın varlığı ile ilgili bir başka sorundur. Tanrı’nın varlığını savunanlar evrenin sonlu ve sınırlı, dolayısıyla bir başlangıcı da olan bir varlık olduğunu savunur. Ateistler ise evrenin (madde ve zamanın) başlangıçsız (ezeli) ve sonsuz (ebedi) olduğunu savunur.

III. Ölümden Sonra Yaşam Sorunu

Ölümden sonra bir yaşam var mıdır? Ölümden sonra tekrar diriliş ve hesaba çekilme var mıdır? soruları çerçevesinde ortaya konulan görüşler de din felsefesinin temel sorunlarından birisi olarak ele alınmıştır.

F. SİYASET FELSEFESİ

Siyaset Felsefesinin Konusu ve Problemleri

Siyaset felsefesi, felsefenin siyaseti, siyasal yaşamı, özellikle devletin ve iktidarın özü, kaynağı ve değerinin ne olduğunu araştıran dalıdır.

Siyaset felsefesinin kapsamındaki konular, ilk olarak sistemli bir biçimde Eski Yunan’da ele alınmıştır. Platon “Devlet” ve “Yasalar”, Aristoteles “Politika” adlı eserlerinde toplum ve yönetim sorunlarına ilişkin düşüncelerini açıklamışlardır. Günümüzde hem genel olarak siyaset hem de siyasal bir olgu, toplumsal bir kurum olarak devlet, hem siyaset felsefesinin hem de siyaset biliminin ele aldığı konulardır. Ancak siyaset felsefesinin devlet ve siyasete yaklaşımı, siyaset biliminin yaklaşımından farklıdır.

• Siyaset bilimi;

devlet biçimlerini, siyasal olguları ve süreçleri ele alır, betimler ve olanı olduğu gibi inceler. Dünyanın çeşitli ülkelerinde yasama organlarının nasıl işlediğini araştırır. Hükümetlerin nasıl işlediğini ve insanların oy vererek, aday olarak, seçmen tercihlerini etkileyerek siyasi amaçlarına nasıl ulaştıklarını tespit etmeyi hedefler. Siyaset bilimi de diğer bilimler gibi kural koymayan, pozitif bir bilimdir.

• Siyaset felsefesi:

Siyasal varlık alanının dayandığı varsayımlar hakkında bir soruşturmadır. Siyaset olgusu, ancak “olması gereken”e göre, düşünme sırasında ortaya çıkar. Yani siyaset felsefesi, kavramsal çözümlemelerin yanında olması gerekenle ilgili kriterler (ölçütler) belirler, normlar (kurallar) koyar. Siyaset felsefesinde hak, adalet, özgürlük, iktidarın kaynağının ne olduğu ve ideal devlet düzenin olup olamayacağı konuları öne çıkan problemlerdendir.

1. Hak, Adalet, Özgürlük

Hak, adalet ve özgürlük siyaset felsefesinin temel kavramlarıdır. Hak; bireyin yasalara ve adalete uygun şekilde sahip olduğu isteme gücüdür. Hak kavramı iki anlamda kullanılır: 1. Hak, başkasından isteyebileceğimiz şeydir. 2. Hak, izin verilmiş olan ya da yasaklanmamış olan hareketlerde bulunma serbestisidir. Bu anlamdaki hak; hukuk düzeninin insanlara sağladığı yetkilerdir ve kişi menfaatlerinin hukuk kurallarınca korunması anlamına gelir.

Günümüzde haklar; kişisel, toplumsal ve ekonomik ve siyasal haklar olmak üzere üç alanı içermektedir.

1. Kişisel Haklar:

Bireyi, toplum ve devlete karşı koruyan haklardır. Yaşama, düşünme ve ifade etme haklarıdır.

2. Toplumsal ve Ekonomik Haklar:

Özellikle devletlerden istenen haklardır. Mülkiyet, eğitim, sağlık ve çalışma haklarını içerir.

3. Siyasal Haklar:

Devlet yönetimine katılım haklarıdır. Yurttaşlık, seçme ve seçilme haklarını içerir. Adalet, her kimseye ne gerekiyorsa onun sağlanması ve hakkının verilmesidir. Eşitlik ilkesi içinde insanların haklarını kullanabilmesini sağlar. Adalet, hukuk kavramı olmakla birlikte insanın adil olma bilinciyle de ilgilidir. Adil olmak tarafsızlığı gerektirir. Örneğin hukuk önünde herkesin eşit olması adaletin sağlanmasının ön koşuludur.

Siyasette özgürlük kavramı, kişinin sahip olduğu iradeyle kimseye zarar vermeden ve kimsenin müdahalesi olmadan davranışlarını yapabilmesinin serbestliği olarak tanımlanır. Özgürlük, davranışların yanı sıra düşüncenin oluşturulmasını ve onun ifade edilmesini içerir. Özgürlüğün ne olduğu ve nasıl mümkün olabileceği siyaset felsefesinin temel problemidir. Siyaset felsefesinde özgürlük, ahlaki bir kavram olmasından öte pratik bir olgu durumu olarak da ele alınmaktadır.

2. İktidarın kaynağı nedir?

İktidarın kaynağı ile ilgili görüşler üç grupta toplanabilir:

a. Korunma ihtiyacı:

İktidar; bireyleri koruma, güvenliklerini sağlama, temel ihtiyaçlarını karşılama amacına yönelik olarak ortaya çıkar. Platon, Aristoteles ve İbn-i Haldun

b. Din, Tanrı:

İktidar; Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri olarak ortaya çıkar ve dinin kendisine yüklediği görevi yerine getirme amacını taşır. Augustinus ve Gazali

c. Toplumun ortak iradesi:

İktidar; toplumdaki bireylerin birlikte yaşama doğrultusundaki ortak iradelerinin sonucudur. Bu görüşe “toplum sözleşmesi” kuramı adı verilir. T. Hobbes, J. Locke ve J.J Rousseau

3. İktidarın meşruiyetinin ölçütü nedir?

Meşruiyet hukuka ve kamu vicdanına uygunluk gibi bir anlama gelir. İktidarın meşruiyet ölçütü iktidarın kaynağına doğrudan bağlı olarak biçimlenir.

a. İktidar, bireyleri koruma, güvenliklerini sağlama, temel ihtiyaçlarını karşılama amacını yerine getirebildiği sürece ve ölçüde meşrudur.

b. İktidar, Tanrı’nın ve dinin kendisine yüklediği görevleri yerine getirdiği sürece meşrudur.

c. İktidar, toplumsal desteği varsa, ortak iradeyi temsil ediyorsa meşrudur.

4. Egemenliğin kullanılış biçimleri nelerdir?

Egemenliğin kullanılış biçimleri 3’e ayrılarak sınıflandırılmıştır.

a. Geleneksel egemenlik:

Yönetme gücü gelenek, görenek ve yerleşik inançlara göre ve genellikle tek kişi egemenliğine dayalı olarak kullanılır.

b. Karizmatik egemenlik:

Yönetme gücünü elinde bulunduran liderin karizmasına, gücüne dayanır.

c. Rasyonel-yasal egemenlik:

Yönetme gücünün akla ve yasalara uygun olmasını ifade eder. Bu egemenlik biçimi, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı gibi ilkelere dayanan günümüzün demokratik devletlerinin özelliğidir.

5. Düzenin Gerekliliği ve Devletin Niteliği Sorunu

Devletin niteliği ve insanın nasıl bir varlık olduğu görüşüne de bağlı olarak düzen gerekli midir, insan doğal durumda yaşayabilir mi, devlet gerekli midir, devletin temel niteliği nedir soruları iç içe geçmiş olarak bu soruna işaret eder. Filozoflar genel olarak düzenin ve düzeni sağlayacak bir kurum olarak devletin gerekli olduğunu savunur. Varsayımsal bir durum olarak karmaşa(kaos)’dan söz edilir ve karmaşanın sürdürülemezliği, devletin gerekliliği savunulur. Toplumsal yaşam içerisinde düzeni sağlayabilmek için bireyin davranışlarını, kurallarla sınırlandırarak, onlara belirli bir biçim verecek, neleri yapıp neleri yapmayacağını gösterecek bir güce ihtiyaç vardır. Bu güç “devlet”tir.

Siyaset felsefesinde devletin niteliğini açıklayan iki kuram vardır: Platon ve Aristoteles’in ortaya koyduğu “doğal bir varlık olarak devlet” kuramı ve T. Hobbes, J. Locke ve J.J Rousseau’nun savunduğu “sözleşmeye dayalı, uzlaşımsal bir kurum olarak devlet” kuramı.

a. Doğal bir varlık olarak devlet:

Platon’a göre devlet doğal bir varlıktır. Devlet de insan gibi bir organizmadır; ancak bir makro organizmadır. Devletteki her sosyal sınıfın (insandaki organlar gibi) devletin devamlılığını sağlayan temel işlevleri vardır. Aristoteles ise “toplumsal bir hayvan” olarak tanımladığı insan için toplumsal yaşamın kaçınılmazlığını ve insanın erdemli bir yaşam sürmesi için gerekli koşulları sağlayacak bir kurum olarak devletin hem doğal hem de gerekli olduğunu savunur.

b. Sözleşmeye dayalı uzlaşımsal bir kurum

Hobbes, Locke ve J.J Rousseau; bu üç filozofa göre, devlet, insanların kendi aralarında yaptıkları toplumsal sözleşmeyle başta güç kullanma yetkisi olmak üzere tüm yetkileri devrettikleri bir örgütün kurulmasıyla oluşmuştur. Hobbes’a göre insan doğuştan kötü olduğu için buna ihtiyaç duyulmuştur. Locke ve J.J. Rousseau’ya göre insan doğuştan iyidir. Ancak uygar yaşamın avantajlarından yararlanmak için insanlar devleti oluşturmuşlardır.

6. İdeal Düzenin temel İlkesi

A. İdeal Düzenin Olabileceğini Reddedenler

Sofistler:

Ünlü temsilcisi Protagoras’ın “İnsan her şeyin ölçüsüdür.” diyerek ortaya koyduğu görüşlerine uygun olarak tüm insanlara uyan ideal bir düzen olamayacağını savunmuşlardır.

Nihilistler:

Tüm kurallara ve kurumlara, bu arada devlete de karşı çıkarlar. Temelde tüm otoriteleri reddeden bu filozoflar, otoritesiz devlet olamayacağına göre, hiçbir ideal devlet olamaz görüşündedirler.

Anarşistler:

Stirner gibi anarşist filozoflar da devletin gereksiz, insanın özgürlüğünü kısıtlayan, ortadan kaldırılması gereken bir kurum olduğunu savunur.

B. İdeal Düzenin Olabileceğini Kabul Edenler

Özellikle Sanayi Devrimi’nden sonra Avrupa’da ortaya çıkan görüşlerdir. Bu görüşler, temel aldıkları ilkeye göre, aşağıda verilmiştir.

a. Liberalizm:

Özgürlüğü kurucu ilke kabul eder. A. Smith ve J. St. Mill gibi düşünürlerin önerisidir. Liberalizmde bireysel özgürlüklerin tam olarak kullanılması sonucunda rekabetin bir refah ve denge durumunu doğuracağı varsayılmıştır.

b. Sosyalizm:

Eşitliği esas alan yaklaşımdır. Temsilcileri: Marx ve St. Simon’dur. Liberalizmdeki eşitsizliklere tepki olarak doğmuş bir görüştür. Ekonomik eşitliği sağlamak için mülk edinme hakkı gibi temel hak ve özgürlükler kaldırılmıştır.

c. Sosyal Hukuk Devleti:

Adaleti esas alan yaklaşımdır. Çağdaş demokratik devletlerin idealidir. Eşitliği ve özgürlüğü birlikte gerçekleştirmek esastır.

7. Ütopik Devlet Tasarıları

Gerçekleştirilmesi olanaksız düşsel devlet tasarılarıdır. İki çeşidi vardır.

a. İstenilen (olumlu) Ütopyalar:

PlatonDevlet“, FarabiEl-Medinetül-Fazıla” (Erdemliler Şehri), T. MoreÜtopya“, CampenellaGüneş Ülkesi“, F. BaconYeni Atlantis” vb.

b. İstenilmeyen (olumsuz ) ütopyalar (Distopyalar):

Diğer adlarıyla da korku ütopyaları ya da kara ütopyalardır. Olmasından korkulan, kötü yönetim biçimlerine sahip ülkelerden söz eder. A. HuxleyCesur Yeni Dünya” ve G. Orwell1984” kara ütopyalara örnek olarak verilebilir.

8. Temel Hak ve Özgürlükler Açısından Egemenlik

Sorunu ya da Birey-Devlet İlişkilerinin Niteliği Tarihsel süreçte emreden, itaat eden ilişkisi olarak başlayan birey devlet ilişkisi giderek temel hak ve özgürlüklere sahip birey ile onları koruyup kollayan devlet ilişkisine doğru gelişmiştir.

Tanrı Devletten Ulus Devlete (Kilise ve Feodalitenin Yıkılışı)

Ulus devlet fikrinin ortaya çıkması ile birlikte (feodalitenin yıkılışı XVI-XVII yy.) ulusal egemenlik kavramına yaklaşılmış, demokratik ve lâik yönetimler devletlere egemen olmuştur. Hukuk devleti kurumsallaşırken temel hak ve özgürlükler de güvence altına alınmıştır. Bu tür devletlerde birey devlete, devlet de bireye feda edilemez. Devletin bugün sahip olduğu hak ve özgürlüklere dayalı biçimine ulaşılmasında pek çok düşünürün önemli katkıları olmuştur.

Yusuf Has Hacip ve Kutadgu-Bilig

Yusuf Has Hacip, Kutadgu-Bilig adlı eserinde birey-devlet ilişkisini ele alır. Ona göre, devlet akıl, adalet ve doğru yasaya dayanmalıdır. Birey Tanrı’dan kaynaklanan değerleri özümseyerek erdeme yaklaşır. O zaman birey-devlet ilişkisi istenen özelliklere ulaşır.

Montesquieu ve Kuvvetler Ayrılığı İlkesi

Montesquieu, ilk kez kuvvetler ayrılığından (yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin farklı kişi ya da kurumlarca kullanılması ve bu kuvvetlerin birbirini denetlemesi gereğinden) ayrıntılı olarak söz etmiş, hiçbir gücün sınırsız olamayacağını, kanunlar tarafından bu sınırların belirlenmesi gerektiğini vurgulamıştır.

G. SANAT FELSEFESİ

Sanat Felsefesinin Konusu ve Problemleri

İlk olarak Eski Yunanlı filozoflar güzellikle ve sanatla ilgili bazı felsefi fikirler ortaya koymuş olmakla birlikte, bir felsefe dalı olarak sanat felsefesi ya da estetik, 18. yüzyılda Alman düşünür A. Baumgarten tarafından kurulmuştur. Baumgarten, estetiği duyusal yetkinliği konu edinen bir bilim, duyusal bilginin bilimi olarak sunar.

Estetiğin soruları şunlardır:

• Güzel nedir?

• Güzel denilen şeyleri güzel kılan nitelikler nelerdir?

• Güzellik öznel mi, yoksa nesnel midir?

• Güzelin “iyi” ve “doğru” ile ilgisi nedir?

• Evrensel estetik yargılar var mıdır?

Estetiğin genel olarak güzelliği incelediği yerde sanat felsefesi sanatın ne olduğunu sorgulayan, sanatçının etkinliğini ve sanat yapıtlarını inceleyen felsefe dalı olarak ortaya çıkar. Sanat felsefesi; sanatın, sanatsal yaratımların ve beğenilerin özünü ve anlamını konu alan felsefe disiplinidir. Sadece insan yapısı sanat eserlerini konu olarak ele alır.

Not: 
Estetik, sanattaki ve doğadaki “güzel”i kapsayan bir kavramdır. Oysa sanat felsefesi doğadaki güzelliklerle ilgilenmez. O sadece sanat ile ilgilenir.

Sanat Felsefesinin Temel Sorunları:

Sanat felsefesinin sorunları ve cevap aradığı belli başlı soruları şunlardır: Güzellik nedir? Güzelliğin ölçütleri nelerdir? Sanat eseri nasıl oluşur? Sanatçı kimdir? Estetik yargıların nitelikleri nelerdir? Ortak estetik yargılar var mıdır? vb. Burada estetiğin üç temel sorusuna verilen cevaplar üzerinde durulacaktır.

I. Güzellik nedir?

Filozoflar, güzelliğin ne olduğu, kaynağı ve niteliği konusunda, farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. “Doğadaki güzellikle sanattaki güzellik birbiriyle örtüşür mü?”” sorusu, estetik bağlamda sorulur. Bununla, doğada güzel olan herhangi bir nesnenin, bir sanat yapıtı haline getirildiğinde güzelliğinin devam edip etmeyeceği sorgulanır.

Doğadaki güzel ile sanattaki güzel her zaman örtüşmez. Doğada bulduğumuz güzel başka, sanattaki güzel çok daha başkadır. Bu farklılığı Aristoteles, “Doğada tiksinerek baktığımız şeyler, bir sanat eseri haline gelince, onlara hoşlanarak bakarız.” sözleriyle vurgulamıştır. Bazen sanat bizi doğadaki güzelliği algılamaya yönlendirilebilir. İnsan, sanat güzelliği ile eğitildikten sonra doğadaki güzelliği fark edebilir. (Türk-İslam düşmanı olan) Fransız ressam Delacroix, “Biz romantik olduktan sonradır ki, dağlar güzelleşti.” sözüyle bunu anlatır. Aşağıda “Güzel nedir?” sorusuna bazı filozofların verdiği cevapları okuyarak felsefede güzel sorununun nasıl ele alındığını görelim:

Platon: Platon’un cevabı idealist çizgidedir. Şöyle ki, ona göre, güzellik bir ideadır, idea olduğu için zaman ve mekan dışı mutlak bir varlıktır. Doğal nesneler ve sanat eserleri de güzellik ideasından pay aldıkları ölçüde güzel olurlar. Bütün var olanları belirleyen şey güzeldir. Yine Platon’a göre, güzellik ideası, iyilik ve doğrulukla da özdeştir.

Aristoteles: Aristoteles güzeli matematiksel olarak açıklar. Ona göre, güzellik, oran ve orantıyla aynı şeydir. Sanat eserlerinin ve doğal nesnelerin güzelliği de ne kadar orantılı olduklarına göre belirlenir. Bu nedenle, Aristoteles’e göre, belli bir orantı ve simetriden yoksun olan uçsuz bucaksız çöller, engin denizler vb. güzel değildirler.

Aziz Agustinus: Ona göre güzellik uyumdur. Her türlü güzelliğin biçimi birliktir. Birlik ise sadece Tanrı’da vardır. Diğer varlıkların hepsi güzelliklerini ondan alırlar.

Platinos: Ona göre güzellik, Tanrısal aklın evrende görünür hale gelmesidir.

Hegel: Hegel de, kendi varlık felsefesine paralel olarak güzeli, mutlak ruhun (Geist, Tin) nesnelere yansıması olarak tanımlar. Güzel hakikattir, özdür, temel dayanaktır.

Güzellik-Doğruluk-İyilik-Hoş-Yüce İlişkisi

a. Güzellik ve Doğruluk:

Kant, güzellik ile doğruluk arasında hiçbir ilişki bulunmadığını savunur. Ona göre, güzellik bir kavrama dayanmaz. Doğruluk ise, kavramlarla ve kavramların çeşitli şekillerde birbirlerine bağlanmaları sonucunda oluşan yargılarla ilgilidir. Estetik olarak hoşuma giden, kendisinde estetik olarak haz duyduğum bir şeyin adını ve kavramını bilmeyebilirim. Böyle bir bilgiden yoksun olsam bile, ondan estetik olarak haz aldığım için, o şeye güzel derim. Güzelliğin kavramla ve akılla bir ilgisi yoktur. Şu halde, güzelliğin doğrulukla hiçbir ilgisi olamaz.

Kant’ın bu görüşlerinin karşısında, güzellik ile doğruluk arasında zorunlu bir ilişki bulunduğunu savunan bakış açısı yer alır. Bu anlayışa göre, güzellik ve doğruluk bir bakıma özdeştir. Örneğin Hegel “Biz, güzelliğin idea olduğunu söylüyoruz; o zaman güzellik ve hakikat bir yandan aynı şeylerdir, yani güzel olan aynı zamanda hakikattir de.” diyerek güzellik ile doğruluk arasında çok sıkı bir bağ bulur.

b. Güzellik ve İyi:

Güzellik ve iyi kavramları, birbirlerinden farklı iki kavramdır. Çünkü iyi düşüncesi bir amaca bağlı biçimde gelişir. Bir varlık için iyi olan şey, onun düşündüğü amaca hizmet eder. Oysa güzellik herhangi bir amaç içermez. Bir şeyin güzelliğini seyrettiğimiz zaman, onun ne işe yarayacağını, onun iyi ya da kötü olup olmadığını düşünmeyiz. Güzel duygusu, iyilik ve yararlılık düşüncelerinden önce gelir. Bir eserin iyilik ve yararından önce, güzelliğini fark ederiz.

Bununla birlikte, güzellik ve iyi kavramaları, Kant’a gelinceye kadar birbirleriyle özdeş görülmüştür. Örneğin Ksenofanes’e göre güzel iyi olduğu gibi, iyi de güzeldir. Aynı şey Platon ve Aristoteles için de söz konusudur. Buna karşın, Kant, iki kavramın birbirlerinden kesinlikle farklı kulvarlarda değerlendirilmesi gerektiğini belirtir.

c. Güzel, Hoş ve Yüce:

Güzellik kavramı, hoş ve yüce kavramlarıyla birtakım ortak noktalara sahip olabilmekle birlikte, onlardan birçok bakımdan farklılık gösterir. Bundan dolayı, güzel olan bir şey, hoş olan bir şeye de, yüce olan bir şeye de indirgenemez.

• Güzel olan bir şeyden kesinlikle hoşlanırız; bununla birlikte, hoşlandığımız şeylerin büyük bir çoğunluğu, hemen her zaman bir ihtiyacın karşılanması neticesinde ortaya çıkar. Bunların, güzellikle hiçbir ilgisi yoktur.

• Yine, hoş olan bir şey, onu duyumlayan insanın durumuna göre değişir; bundan dolayı o, tümüyle özneldir (subjektiftir). Gerçekten güzel olan bir şey, kendisini anlayacak düzeyde olan insanlar için mutlaktır.

• Yüce olan bir şeyin en önemli özelliği ise, uçsuz bucaksızlık ve sınırsızlıktır. Yüce ile aramızda ezici bir orantısızlık vardır. Yüce olan karşısında eziliriz. Güzel olan karşısında coşarken, yüce olan önünde sadece susmak zorunda kalırız.

II. Sanat eseri nasıl oluşur?

Sanat anlayışı ile direk ilgili olan bu soru şu şekilde de sorulabilir: “Sanatçı eserini nasıl oluşturur?” veya “Sanat nedir?”

a. Yansıtma ( Taklit ) Kuramı

Platon: Platon’a göre, sanatçı doğada var olan, beş duyu ile algılanan nesneleri, taklit ederek (yansıtarak) eserini oluşturur. Bu nedenle Platon’un görüşü “Yansıtma Kuramı” adını alır. Ayrıca, Platon’a göre, sanatçının taklit ettiği nesneler, zaten ideaların bir kopyası, bir yansımasıdır. Dolayısıyla sanat eseri kopyanın kopyası, taklidin taklidi durumundadır ve bu nedenle de, değersizdir. Ama eğer sanatçı ideaların kopyasını üretebilirse, eseri az da olsa değer kazanabilir.

Aristoteles: Aristoteles’e göre, sanat bir yansıtma taklit etme etkinliğidir. Ancak o, yalnızca şimdi ve burada olanın değil, geçmişte olmuş ve gelecekte olabilecek olanı da taklit edilebileceğini söyler. Ayrıca, ona göre, sanatçının nesne veya eylemleri taklit ederken kullandığı malzemeye (söz, ses ve renk gibi) göre farklı sanat dalları (edebiyat, müzik ve resim gibi) ortaya çıkar. Sanatçı bir nesneyi olduğu gibi de olması gibi de gösterebilir.

b. Yaratma Kuramı

Croce’un kuramı, “Yaratma Kuramı” olarak adlandırılır. Çünkü Croce’a göre, sanatçı yok olan ve değişen doğal dünyaya karşı ölümsüzlüğü yakalamak ister. Sanatçı kendindeki duygu, düşünce ve tinselliği (maneviyatı) doğal nesnelere (bu nesneler ses, kaya parçası vb. olabilir) katarak eserini oluşturur. Bu, bir anlamda yaratmadır, çünkü tinsellik katılarak maddi varlığa yeni bir biçim kazandırılmıştır. Örneğin, kaya parçası yeni bir biçim kazanmış ve bir heykel olmuştur. Sanatçı düzen ve mükemmelliği olmayan doğayı, hayal gücü ile kusursuzlaştırandır.

c. Oyun Kuramı:

Schiller’in ortaya koyduğu sanatı oyun olarak; sanat eserini ise sanatçının, nesnelerin biçimiyle (formuyla) dilediği gibi oynamasının bir ürünü olarak görür. Ayrıca, sanat da oyun da insanı gündelik sıkıntılarından kurtardığı ve insana özgürlük duygusunu yaşattığı için birbirlerine benzerler. Bu nedenle, Schiller’in kuramına “Oyun Kuramı” denir.

Sanat Eserinin Özellikleri

Sanatın zanaat etkinliğinden ayrılmasında olduğu gibi sanat eserlerinin de diğer etkinliklerden ayrılan bazı özellikleri vardır. Bu konuda kabul görmüş özelliklerin bazıları aşağıda verilmiştir.

Sanat Eserleri

• Sanatçının akıl, duyu, duygu ve hayal gücünü yansıtır.

• Öznel bir yorumun sonucudur.

• Özgün ve biriciktir.

• Oluşturulduğu kültürün dışında da beğeni kazanabilir.

• Kalıcıdır ve zaman geçse de ilgi uyandırır.

• Estetik kaygılar sonucu oluşur.

• Sanatçı ve alımlayıcı tarafından farklı yorumlanabilir.

III. Ortak (evrensel) estetik yargılar var mıdır?

a. Estetik Yargıların Evrenselliğini Reddedenler:

Genellikle filozoflar estetik değer yargılarının, bilimsel yargılardan farklı olarak beğeniye dayalı olduklarını söylerler. Beğeni ise özel bir yetidir. Bu nedenle, bir kişinin beğendiğine, güzel dediğine bir başkası güzel demeyebilir. Dolayısıyla estetik yargılar her insanda ortak, yani evrensel olamazlar. Croce’a göre de, sanat eserleri, sanatçının anlık yaşantılarının ürünleri oldukları için estetik yargılar evrensel değildir.

b. Estetik Yargıların Evrenselliğini Kabul Edenler:

Bu görüşün belli başlı savunucusu Kant’tır. Kant, tıpkı zihin gibi, her insanda ortak olan bir duyguya işaret eder. Buna göre, herkes, kendisinin güzel bulduğunu diğer insanların da güzel bulmasını ister. Bu duygunun her insanda bulunmasından dolayı, estetik yargılar da genel – geçer ve evrenseldirler.