6. Ünite: MS. 2-15. Yüzyıl Felsefesi

/ 28 Mart 2022 / / yorumsuz

MS. 2-15. Yüzyıl Felsefesi

MS 2-15. yüzyıl felsefesi iki farklı dine dayalı iki farklı felsefeden oluşur. Dönem, bilinen düşünce tarihinin en uzun dönemidir. Karanlık çağ gibi bir adlandırmalarla düşüncenin durduğu iddia edilse de, günümüz de dâhil, kendinden sonraki dönemleri birçok şekilde etkilemiştir. Hristiyan felsefesi ve İslam felsefesi olarak belirginleşen bu felsefeler Antik felsefeden etkilendikleri gibi birbirlerini çeviri faaliyetleri aracılığıyla etkiledikleri de görülür.

I. MS 2-15. yüzyıl felsefesinin Ortaya Çıkışı

MS 2-MS 15. yüzyıl felsefesi, tek bir bütün oluşturmaktan çok kendi içinde dönemsel, dinsel ve coğrafi farklılıklar taşıyan bir felsefe dönemidir. Hristiyan felsefesi, 2. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar Patristik ve Skolastik olarak iki döneme ayrılır. İslam felsefesi ise 7. yüzyıldan itibaren görülmeye başlamış ve geniş bir coğrafyada devam etmiştir.

MS 2-MS 15. yüzyıl felsefesinde yaklaşık bin yıllık bir tarihsel dönemde felsefe ile din yoğun bir şekilde etkileşim göstermiştir. Bu çağda felsefeye genellikle inancın pekiştirilmesi amacıyla başvurulmuştur. Bu açıdan dönem içinde felsefe genel olarak inanç konularının akılsal kanıtlamalarında araç olarak görülmüş, teolojiye (ilahiyat) yaklaşmış, bazılarınca onun bir parçası sayılmıştır.

II. Hristiyan Felsefesi

Hristiyan Felsefesi, Hristiyanlığın kurumsallaşmaya başladığı 2. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar Batı felsefesi için kullanılan bir adlandırmadır. Dinin yayılma sürecinde farklı inanç ve felsefelere karşı Hristiyanlığı savunmak için bir apoloji (savunma) felsefesi olarak başlamıştır. Bu savunma felsefesi, zamanla dini açıklama felsefesine dönüşmüştür.

Hristiyanlığın egemen din haline geldiği ilk birkaç yüzyılda felsefe ve bilim merkezleri bir bir kapatılmıştır. Örneğin 5.Yüzyılda İskenderiye Kütüphanesi zararlı ve sapkın olduğu gerekçesiyle yakılmış, 6. yüzyılda Yunan Akademisi de kapatılmıştır.

A. Hristiyan Felsefesinde Dönemler

İki döneme ayrılır: Patristik ve Skolastik dönemler.

a. Patristik Dönem:

Patristik Dönem, MS 2-MS 8. Yüzyıl arasında kalan ilk dönem Hristiyan felsefesidir. Bu dönem Hristiyan filozofları aynı zamanda din adamlarıdır. Cellemens (150-215), Tertullian (155-240) ve Augustinus (354-430) önde gelenleridir ve aynı zamanda “Kilise Babaları”dır (Sözlükte “baba, yönetici, bir kavmin ya da ailenin reisi” gibi anlamlara gelen patrik sözcüğü Yunanca patriarches, Latince patriarcha’dan gelmiştir).

b. Skolastik Dönem:

8. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar olan ikinci dönem Hristiyan felsefesidir. Skolastik (okullaşma, okul yolu) adı, Hristiyanlığın öğretilmesi amaçlı okullaşma hareketinden gelir. Bu geleneğin öncüsü olan Bologna ve Oxford üniversiteleri bu dönemde kurulmuştur. Anselmus (1033-1109), Aquinolu Thomas (1225-1274) ve Ockhamlı William (1285-1349) bu dönemin önde gelen filozoflarındandır.

B. Hristiyan Felsefesinin Temel Özellikleri

• Akıl dinin savunulması ve temellendirilmesi için araçtır.

• Akıl ve inanç tartışmaları ön planadadır.

• Bilgi ve düşüncede dinsel dogmalar egemendir.

• Antik Yunan felsefesinden etkilenilmiştir.

• Tanrı varlığı kanıtlanmaları temel sorundur.

• Kutsal metinler tartışılmaz dogmalardır.

• Dinsel otoriteye karşı gelinmemesi esastır.

C. Hristiyan Felsefesinin Temel Sorunları

Hristiyanlık Felsefesi 4 temel sorun çerçevesinde biçimlenmiştir: Tanrı’nın Varlığının Kanıtlama, Kötülük, Ruhun Ölümsüzlüğü ve Tümeller Problemi.

1. Tanrı’nın Varlığını Kanıtlama Problemi

Tanrı’nın varlığına yönelik kanıt gösterilmesi üzerine şekillenen bu problemin temeli, MÖ 6-MS 2. yüzyıl İlk Çağ felsefesindeki Tanrı kanıtlamalarına dayanır. Ontolojik ve kozmolojik açıdan yapılan bu kanıtlamalar İslam felsefesinde de farklı biçimler ve adlar altında görülür.

a) Ontolojik kanıtlama:

Ontolojik kanıtlama; Tanrı kavramından çıkartılan mantıksal bir kanıtlamadır. Hristiyan felsefesinde Anselmus tarafından ileri sürülen bu kanıtlama yolu, daha yetkini düşünülemeyen ve tasarlanamayan Tanrı kavramının insan zihninde bulunmasını, Tanrı’nın var olduğuna kanıt olduğunu belirtir.

b) Kozmolojik kanıtlama:

Aristoteles’in ilk neden görüşünden hareketle Aquinalı Thomas tarafından ileri sürülmüştür. Evrende var olan bütün varlıkların kendinden önce gelen bir varlık nedeniyle var olduğunu, her şeyin bir nedeninin olduğunu dolayısıyla mantıksal olarak bir ilk varlığın olması gerektiğini ve o varlığın Tanrı olduğunu ileri sürer.

2. Kötülük Problemi

Kötülük problemi “Eğer Tanrı varsa, mutlak güç sahibiyse ve insanın iyiliğini istiyorsa neden dünyadaki kötülükleri önlemiyor veya kaldırmıyor?” gibi sorular veya “Hem Tanrı hem de kötülük var olamaz. Kötülük varsa ki, vardır. O hâlde Tanrı var olamaz.” gibi çıkarımlarla ifade edilebilir. Doğrudan Tanrı’nın varlığı sorunuyla ilgilidir.

a) Augustinus’un Kötülük Sorununa Çözümü

Augustinus, Tanrı’nın her zaman iyiyi emrettiğini ama insana irade vermek suretiyle iyiyi veya kötüyü seçme özgürlüğünü de tanıdığını belirtir. Kötülük, irade zayıflığından kaynaklanır.

b) Aquinalı Thomas’ın Kötülük Sorununa Çözümü

Aquinalı Thomas, Augustinus öğretisiyle İbn Sînâ’nın görüşlerini sentezlemiştir. Ona göre de kötülük, irade zayıflığının sonucudur. İbn Sînâ gibi “Yaradan evreni mükemmel bir şekilde yaratmıştır. Tanrı kötülüğe, iyinin anlaşılması için izin verir ve kötülük, insanın erdemden uzaklaşmasıyla ortaya çıkar” görüşünü benimser.

3. Ruhun Ölümsüzlüğü Problemi

Hristiyan felsefesinde ruh ve beden konusunda düalist (ikici) anlayış egemendir. Bu dönem felsefesi ve teolojisinde “değişen ve ölümlü beden” ile “değişmeyen ve ölümsüz ruh” karşıtlığı temel kabuldür. Beden ve ruh karşıtlığı ruhun ölümsüzlüğüne bir kanıt sayılmıştır. Ruh, bedenden bağımsız ve bedenden önce yaratılmıştır, değişmezdir, sonsuz ve ölümsüzdür. Ruh, Tanrı’dan ayrılmıştır ve ona geri dönecektir. Örneğin, Augustinus’a göre ölüm ile insan bu dünyada sadece bedenini bırakır ve ruhuyla öte dünyaya gider. Ona göre ruh ölümsüzdür.

4. Tümeller Problemi

Terim anlamıyla tümel, belli bir sınıfın tüm bireylerini içine alan genel kavramları ifade eder. Örneğin, insan, hayvan v.s. kavramlar tümeldir. Tümellerin özünün ne olduğu ve nerede bulunduğu İlk Çağ felsefesinde de tartışılan bir sorun idi. (Bakın: Platon ve Aristoteles’in varlık anlayışları) Platon tümelleri idealar dünyasındaki idealar olarak düşünür. Aristoteles bu dünyadaki nesnelerin formları olarak kabul eder. Hristiyan felsefesinde tümeller tartışması ile ilgili üç farklı görüş ortaya çıkmıştır.

a) Kavram Realizmi:

Tümeller, ayrı bir varlık olarak Tanrı’nın zihnindedir. Augustinus ve Anselmus

b) Kavramcılık (Konseptualizm):

Tümeller, tek tek varlıkların içinde yer alır. Aquinalı Thomas

c) Adcılık (Nominalizm):

Tümellerin kendi başına gerçeklikleri yoktur. Onlar birer soyutlama veya genellenmiş söz(cük)lerden ibarettir. Ockhamlı William’ın savunduğu bu fikir, sonraki yüzyıllarda deneyciliğin temeli olur.

III. İslam Felsefesi

İslamiyet öncesi dönemde Doğu’daki çeşitli merkezlerde (Antakya, Harran, İran ve İskenderiye gibi) açılan okullarda Antik Yunan felsefesine dair çeviriler yapılmıştır. Özellikle Yunan (Grekçe) dilinden Süryaniceye yapılan çeviriler, (Uzak) Doğu ile Batı arasındaki coğrafyayı Antik Yunan felsefesiyle tanıştırmıştır.

Hristiyanlığın yayıldığı ve egemen olduğu coğrafyada 5. ve 6. yüzyıllarda pagan (putperest) Eski Yunan kültürü ve felsefesi imha edilirken İslam hızla yayılmaya başlar ve 7. yüzyıldan itibaren Eski Yunan felsefesi de dâhil bilim-felsefe-sanat adına ne varsa ele alınıp işlenmeye başlar. Özellikle Bağdat bu gelişmelerin merkezi konumuna gelmiştir. İzleyen birkaç yüzyıl içinde İslam felsefesi, İslam dininin kabul gördüğü, bünyesinde farklı milletlerin bulunduğu geniş bir coğrafyada yeni düşünürlerin katkısıyla yayılmıştır.

A. İslam Felsefesinin Temel Özellikleri

• Antik Yunan felsefesinden etkilenilmiştir.

• Akıl ve inanç gibi konular tartışılmıştır.

• İslam öncesi felsefi problemler de tartışılmıştır.

• Çevirilerle Eski Yunan, Hint ve İran felsefelerini almış, yine çeviriler yoluyla Batı felsefesini etkilemiştir.

• Felsefenin gelişimine özgün fikirlerle katkı sağlanmıştır.

B. İslam Felsefesinin Temel Sorunları

İslam Felsefesinde öne çıkan temel sorunlar: Yaratıcının Varlığını Kanıtlama, İrade Özgürlüğü, Toplumsal Yaşama Yönelik Problemler ve Bilgi Problemidir.

1. Yaratıcının Varlığını Kanıtlama Problemi

İslam felsefesinde yaratıcının varlığının delilleri problemi, Yaradan’ın varlığına ilişkin akla uygun delil getirilmesi üzerine şekillenir. Bu probleme kelamcılar ve İslam filozofları çeşitli açıklamalar getirmiştir.

a) Eş’arî:

İnsanın ölüme kadar farklı biyolojik süreçlerden geçtiğini ve olgun bir varlık haline geldiğini ama insanın bu olgunluğa kendi kendine ulaşamayacağını söyleyerek bir yaratıcının olması gerektiğini savunur. Her şeyin ilkini yaratan bir yaratıcı olduğunu söyler. İnsanın yaratılışına ilişkin Kur’an-ı Kerim’den ayetler göstererek yaratıcının varlığına deliller sunar.

b) El Kindî:

Yaratıcının varlığını kanıtlamak için “hudûs deliline” başvurur. Hadis, sonradan yaratılan demektir ve hudûs delili, sonradan yaratılanın zorunlu olarak bir yaratıcıyı gerektirmesi mantığına dayanır. El Kindî’ye göre âlem (evren), kadim (öncesiz-ezeli) değil, hadistir (sonradan olandır). Âlemde zamanın ve değişimin olması âlemin bir başlangıç ve bir sonunun olduğunun kanıtıdır. Âlemde düzen ve uyum olması da Yaradan’ın varlığına ilişkin bir başka delildir.

c) İbn Sînâ:

Varlığı üçe ayırır: zorunlu, mümkün ve mümkün olmayan varlıklar. İbn Sînâ, mümkün olmayan varlıkları sadece mantık açısından kabul eder. Onun ontolojik olarak yoğunlaştığı varlık ilk ikisidir. Zorunlu varlık, varlığı başka bir varlığa muhtaç olmayan, ezelî ve ebedî varlıktır. Mümkün varlık; çevremizde görülen, zamanla yok olan varlıklardır. Bu varlıklar, zorunlu varlıktan taşma (sudûr) sonucunda çıkmıştır. Zorunlu varlık yaratıcıdır ve ilk olarak aklı yaratır, ilk akıl da ikinci aklı yaratır ve bu yaratma sürekli devam eder. Bu görüş, İslam felsefesinde sudûr nazariyesi (kuramı) olarak da bilinir.

d) İbn Rüşd:

Yaradan’ın varlığına yönelik iki delil vardır: inayet ve ihtira. İbn Rüşd öne sürdüğü akli delilleri aynı zamanda Kur’an ayetlerine de dayandırır.

İnayet Delili: Tabiat da her şey insanla uyumludur. Ateş, hava, su ve toprak insan varlığına uygundur. Bu uygunluğu sağlayan varlık yaratıcıdır.

İhtira Delili: Âlemde her şey yoktan yaratılmıştır, bu nedenle yaratılan şeylerin bir yaratıcısı olması zorunludur.

2. İrade Özgürlüğü Problemi

İslam felsefesinde irade özgürlüğü sorunu, kader ve irade kavramları ile birlikte ele alınır. İslam kelamcıları ve okulları da bu sorunu ele almışlardır.

a) Cebriye:

İnsan özgür değildir ve eylemlerinde mecburdur. Bütün davranışların eyleme dönüşmesini sağlayan tek şey, evreni ve içindekileri yaratan Allah’tır.

b) Mu’tezile:

İnsan özgürdür, aklı ve iradesiyle eylemlerini kendi seçer. İrade, Allah tarafından insana verilmiştir. Allah adil olduğu için insan irade vermiştir ve insan eylemlerinden sorumludur.

c) Eş’ariyye:

İnsanın eylemlerini seçme özgürlüğüne sahip olduğunu ama asla mutlak anlamda irade sahibi olamayacağını belirtir. İnsanın özgürlüğü sadece seçme özgürlüğüdür. Allah yaratır insan yaratılan olasılıklar içinden seçer. Seçimlerinden dolayı da sorumludur.

d) Maturidi:

Davranışların tercihi insana aittir. İnsan, akıl ve iradeyle davranışlarını tercih eder ve eyleme çevirir. Ancak sonuçların takdiri Allah’a aittir. Eylemin iradi bir şekilde tercihi ve davranışa dönüşmesi insana ait (tedbir insandan takdir Allah’tan) olduğu için insan, iradesinde özgür ve davranışlarından sorumludur.

e) Fârâbî:

İnsanda akıl vardır ve kendi iradesiyle iyi veya kötüye yönelir. Akıl ve irade, insanın kendi eylemlerini seçebilme özgürlüğünün kanıtıdır. Seçim yapabilmek, insanın davranışlarından sorumlu olduğunu gösterir. Aklı sayesinde insanın doğru düşünebilme yeteneği vardır ve düşündüğünü yapma özgürlüğüne sahiptir. İslam felsefesinde Allah’ın iradesi altında insanın eylemlerinde özgür ve bu nedenle de eylemlerinden sorumlu olduğu fikri Cebriye dışındaki bütün kelam ekolleri ve İslam filozofları tarafından kabul edilir. İslam dininin ileri sürdüğü dünya hayatının bir imtihan olması anlayışı da bu fikri desteklemektedir.

3. Toplumsal Yaşama Yönelik Problemler

Toplumsal yaşam, devlet ve ideal devlet konularında “El–Medinet’ül Fazıla” eseriyle Fârâbî ve “Mukaddime” eseriyle İbn Haldun öne çıkan iki filozoftur.

a) İbn Haldun:

Toplumsal yaşamın insanın doğası itibariyle toplumsal bir varlık olmasından kaynaklandığını; güvenlik kaygıları nedeniyle topluluklar (kabileler) arasında çatışmaların çıktığını ve sonuçta da bir kabilenin egemenliğiyle devletin kurulduğunu belirtir. Devletin, toplumun iç ve dış tehlikelerden korunması ve barışın sağlanması için gerekli olduğu görüşündedir. Devleti yönetenler, toplumun faydası için hareket etmelidir. Topluma karşı zulüm, devletin varlığını tehlikeye sokar. İbn Haldun devletin hüküm süresini canlı bir organizmaya benzetir. Devletler doğar, gelişir ve ölürler (yani yıkılırlar). O; devletleri kuruluş, yükselme ve çöküş olarak üç aşamada inceler. Her yıkılan devletin yerine bir başka devletin kurulduğunu belirtir.

b) Fârâbî:

Erdemli hayatın ideal devlette gerçekleşeceğini ileri sürer. İnsanların kendi aralarında düzen kurmak için devleti oluşturduğunu dolayısıyla ihtiyaçlarını da bu düzenin içinde giderdiğini belirtir. Fârâbî, insanların mutlu olabilmelerinin koşulu olarak kurdukları düzen içinde adaletin sağlanmasını öngörür. Adaleti de ancak güçlü bir örgüt olan devletin sağlayabileceğini ifade eder. Fârâbî, erdemli devlette insanların mutlu olacağı fikrindedir. Bilgili, donanımlı ve sorun çözücü gibi özellikleri bulunan kişi tarafından erdemli devletin yönetilmesi gerektiği görüşündedir.

4. Bilgi Problemi

İslam düşünürleri, bilgi problemine çeşitli açılardan yaklaşmıştır. Fârâbî ve Gazâlî’nin görüşleri bu açıdan önemlidir.

a) Fârâbî:

Kanaat ile bilgiyi ayırır; kanaat, kesin bilginin oluşturulmasında bir aşamadır. Ona göre kanaat, bir şeyin düşünüldüğü gibi olduğu yönündeki inançtır. Düşünülen şeyin insan zihninin dışında bir karşılığı varsa o kanaatin bilgiye dönüşebileceğini belirtir. İnsan, kanaatinin dış gerçeklikle uygunluk içinde olduğunun bilincine vardığında ve bu yargının tesadüfi olarak meydana gelmediğini gerekçelendirdiğinde o yargısı kesin bilgiye dönüşebilir.

b) Gazâlî:

İnsanın duyuları ve aklıyla birtakım bilgilere ulaşabileceğini belirtir. Kesin bilgi edinmede ise onların yetersiz kaldığı görüşündedir. Gazali, “gönül gözü” adını verdiği sezgiyi, insanı kesin bilgiye götüren bir bilgi kaynağı olarak kabul etmiş ve akıldan üstün tutmuştur. Bu görüş, daha sonra 20. yüzyıl filozoflarından Bergson tarafından da savunulacak olan entüisyonizm(sezgicilik)in ilk olarak ortaya konulup savunulmasıdır. Ancak Gazali’nin felsefeye ilişkin eleştirileri (Filozofların Tutarsızlığı adlı eserinde yer alır) daha sonra İbn Rüşd tarafından “Tutarsızlığın Tutarsızlığı” adıyla eleştirilmiştir. Yine kimi eleştirmenlerce İslam dünyasındaki 12. yüzyıldan sonra bilim ve felsefe çalışmalarının azalması da Gazali’nin görüşlerine bağlanmıştır.

5. İslam Felsefesindeki Bazı Felsefi Akımlar

a) Natüralistler (Tabiyyun):

Aklı tecrübeden çıkaran ve bilgilerin duyumlar aracılığıyla kazanıldığını savunan görüştür. Bu görüş, Tanrı ile insan arasında aracı kabul etmeyen deist yaklaşımı sergiler. Razi, önemli temsilcilerindendir.

b) Dehriyye (Materyalistler):

Gerçek olan tek şeyin madde, onun da ezelî ve ebedî olduğunu savunan görüştür. Dolayısıyla bu akım filozofları Tanrı’nın varlığını kabul etmez. İbnü’r Râvendi, önemli temsilcilerindendir.

c) Bâtınilik:

Kutsal kitapların lafzından (sözlerinden) ziyade harf ve sözcüklerinden gizli manalar çıkaran görüştür. İbn Meymûn, önemli temsilcilerindendir.

d) İhvanı Safa:

Çeşitli alanlardaki düşüncelerden bir ansiklopedi meydana getirerek tüm ilimleri bir yerde toplamaya çalışan cemiyettir. İhvanı Safa felsefecileri, insanın ilahî kanunlara uygun ve erdemli yaşaması gerektiği görüşündedirler. İslam Ansiklopedistleri olarak da bilinirler.

e) Meşşailik Felsefesi:

İslam esaslarına bağlı, başta
Aristoteles etkisinde ve kısmen de Platon felsefesini
içeren mantık ve matematik temelli bir felsefi yaklaşımdır.
Akla dayalı inancı savunur. El Kindi, Fârâbî ve İbn Rüşd gibi filozoflar önemli temsilcileridir.

f) İşrakilik Felsefesi:

Mantığa dayalı bilginin değil mistik tecrübeye dayalı bilginin hakikati vereceğini savunan görüştür. İşrakiye, güneşin doğarak ışığın yayılması anlamına gelir. Güneşin eşyayı karanlıktan aydınlığa çıkardığı gibi manevi sezginin de insanı aydınlattığını savunur. Şahabettin Sühreverdi, önemli temsilcilerindendir.

IV. Akıl – İnanç Sorunu

Akıl – inanç ilişkisi sorunu Hristiyanlık ve İslam Felsefelerinde ayrı ayrı incelenecek:

A. Hristiyan Felsefesinde İnanç ve Akıl ilişkisi

İnanç ve akıl ilişkisi Hristiyan felsefesinde, dönemsel değişiklikler olsa da dönem sonlarına kadar inanç eksenli bir ilişkidir.

Patristik Dönem’in başlarında Tertullian, “Akıl almaz (saçma) olduğu için inanıyorum.” yargısıyla hem Yunan felsefesine hem de Hristiyanlığı mantıksal düzlemde açıklamaya çalışan görüşlere karşı çıkar. Aklın bir sınırı olduğunu, akılla bazı şeylerin anlaşılamayacağını dolayısıyla inandığını belirtir. Clemens, “Anlamak için inanıyorum.” yargısıyla Tertullian’ı eleştirmiştir. O, inanılan şeyin akıl tarafından onaylanması gerektiği üzerinde durur. Augustinus da akılla inancı temellendirmeye çalışmış ve inancın akıldan önce geldiğini söyleyerek “Anlamak için inanıyorum.” yargısına katılmıştır. Bu yargı, bilme sürecinde ilk koşul olarak inancı işaret etmektedir.

Skolastik Dönemde Aristoteles’in etkisiyle Patristik döneme göre aklın önemi artmış ve akıl, inancın temellendirilmesi ve sistemli olarak öğretilmesi için kullanılmıştır. Skolastik Dönemin başlarında Anselmus “Anlamak için inanıyorum.” yargısına katılır ve inancı akıl ile temellendirmeye çalışır. Aquinolu Thomas, “Anlamak için inanıyorum.” yargısını “İnanayım diye biliyorum.” yargısına dönüştürür. 14. yüzyılda Ockhamlı William, inanç ile aklın birbirinden bağımsız iki ayrı alan olduğunu belirterek inancın akla, aklın da inanca müdahalesine karşı çıkmıştır. Ockhamlı böylece, akıl ve bilgiye bağımsız bir alan açmış ve Rönesansa giden yolu açmıştır.

B. İslam Felsefesinde İnanç ve Akıl İlişkisi

İslam felsefesi inanç-akıl ilişkisinde insanın akıl yoluyla da inanabildiği ifade edilir. İnancın bilgisi, aklın bilgisiyle çelişkiye düşmez. İnançla akıl ilişkisinin tartışılmasında İslam kelamcıları ile filozofları arasında aşırı uçlar görülmez.

Mutezile ve Maturidi ekolü kelamcıları akılla inanca ulaşılabileceğini, inancın akılla çelişmediğini kabul eder. Allah’ın akla anlaşılıp açıklanabilen bir düzen kurduğunu ve insanı akıl sahibi bir varlık olarak yaratıp sorumluluk verdiğini vurgularlar. Maturidi kelamcıları inancı bozan hurafelerin ayıklanmasında da aklın rolünü vurgular.

El Kindî, vahiy bilgilerinin akılla şekillenen felsefi bilgilerle aynı amaçta olduğunu belirtir. İki bilgi de hakikatin bilgisine ulaştırır. Gerçeğin bilgisini felsefenin verebileceğini ileri sürer. Dolayısıyla akılla inanca ulaşmak mümkündür.

Fârâbî, din ve felsefenin konu ve amaçlarının aynı olduğu görüşündedir. Felsefe ve dinin çeliştiğini söyleyen birinin öncelikle dini anlamadığını belirtir. Konuya bu açıdan yaklaşan birinin dine körü körüne bağlandığını ve bunun doğru bir davranış olmadığını belirten Fârâbî, inanç ve akla dayalı bilgilerin amacının insanın en yüksek mutluluğuna hizmet etmek olduğunu ileri sürer. O, aklın pratik ve teorik her türlü bilgiyi kavrayabileceğini belirtir ve aklın doğru şekilde işletildiğinde hakikati vereceğini söyler. Aklın kanıtlama kabiliyeti olduğunu ve inanca ait bilgileri kanıtlayabileceğini ifade eder.

İmam Gazali; aklın inancın bilgisinin bilinip tasdik edilmesi açısından önemli, ancak kesin bilgi vermede yetersiz olduğunu, naklî bilginin akli bilgiden önce olduğunu kabul eder. Bu bağlamda o naklî bilgiyi güneş(ışığın)a akli bilgiyi ise göze benzetir. Gazâlî, inanca dayalı bilginin kesinliğini, insanın ancak sezgisel olarak kalbi ile bilebileceğini belirtir. Akıl ile kalp, birlikte bulunan bir düşünce merkezi hâlindedir.

İbn Rüşd’e göre Kur’an-ı Kerim insanları, var olanları düşünmeye ve akılla değerlendirmeye davet etmektedir. Bu nedenle felsefe dinle çatışmaz, aksine uzlaşı içindedir. Hakikate götüren yollardan biri olan akılla bilgiyi ortaya koyan kişinin kimliğine bakmaya gerek yoktur; önemli olan bilginin akılsal olup olmadığıdır. İbn Rüşd’e göre, akılsal olan, inanca da uygun olandır.

V. 8. ve 12. Yüzyıl Çeviri Faaliyetlerinin İslam ve Batı Felsefesine Etkisi

Çevirinin, bir metnin, bir yazının, bir kitabın bir dilden başka bir dile aktarılması anlamında çevirinin, tercüme edilmesinin bilinen en eski örneklerinden birisi üç dilli El Reşit Taşı (Rosetta Stone)’dır. Mısır Hiyeroglif yazısı, Yunanca, Eski Mısır halk dili ve Hiyeroglif metinleri içeren bu taş sayesinde okunabilmiştir.

MS 2-15. yüzyıl dönemi felsefesi açısından 7. Yüzyılda başlayan İslam medeniyetindeki ve 12. yüzyıldan itibaren Batı’da başlayan çeviri faaliyetleri önemlidir. Abbasi halifelerinin talimatları doğrultusunda başlangıcı daha eskiye dayanan, 9-12. yüzyıl arasında Süryani, Arap, Farisi ve Hint çevirmenler sayesinde birçok felsefi eserin Arapçaya çevrildiği bir dönem ivmeli olarak başlamış oldu. Harun Reşit döneminde fethedilen yerlerden getirilen eserler, Bağdat’ta Beyt’ül Hikme adında kurulan kütüphanede toplatılmıştır. Özellikle Abbasi halifesi Mensur tarafından Beyt’ül Hikme’de başlatılan çeviri faaliyetlerinde Aristoteles’in “Organon” ve Porphyrius’un “İsagoji” eserleri (Mantık alanına ait eserler) çevrilmiş, burası bilim ve felsefe akademisi hâline getirilmiştir. Plotınus’un sudûr nazariyesi ve Aristoteles’in mantık görüşleri İslam felsefesi filozoflarını geniş ölçüde etkilemiştir. Yapılan çeviriler, İslam felsefesine yön vermiş ve İslam coğrafyasını felsefenin merkezi hâline getirmiştir.

Avrupa’da 12-13. asırlarda önce İspanya ve Sicilya’da başlayan tercüme hareketi İtalya ve Fransa’ya, oradan da tüm Avrupa’ya yayılmıştır. Avrupa’da özgür ve bilimsel düşüncenin ortaya çıkışında söz konusu etkinliklerinin önemli bir rol oynadığı bilinmektedir. Skolastik yorumların dışında önce Arapça çevirilerinden sonra doğrudan Yunanca orijinalinden Platon, Aristoteles ve diğer Yunanlı filozofların eserleri okunmaya ve çevrilmeye başlanmış; İslam filozof, bilgin, matematikçi ve hekimlerinin kitapları büyük bir uyanış etkisi yapmıştır. Bu nedenle bu yüzyıllara Erken Rönesans da denilmiş, ardından Rönesans ve Reform hareketleri gelmiştir.