8. Ünite: MS. 18 – 19. Yüzyıl felsefesi

/ 5 Nisan 2022 / / yorumsuz

8. Ünite: MS. 18 – 19. Yüzyıl felsefesi

18-19. yüzyıl felsefesi, 15. yüzyılla başlayan bir sürecin birçok alanda sonuçlarının yaşandığı dönemi işaret etmektedir. Bilim, teknik, sanat, ekonomi ve toplumsal yapıda büyük dönüşümler yaşandığı yüzyıllardır. Bilim ve teknik alanındaki gelişmeler yeni bir ekonomik sistemi ortaya çıkarmıştır. Ticari yayıncılık ve yazılı basın gelişmiş, ulusal dillerde ve günlük-haftalık yayınlar yaygınlık kazanmıştır. Bu yeni sistem; toplumsal ve siyasal yapıda değişiklikleri berberinde getirmiş, yönetim biçimlerini etkilemiş ve değişime zorlamıştır. Yönetsel ve ekonomik sistemle birlikte insanların istek ve ihtiyaçları da, sanat anlayışı da değişmiştir.

I. 18-19. Yüzyıl Felsefesinin Ortaya Çıkışı ve Temel Sorunları

18-19. yüzyıllar “aydınlanma” düşüncesinin egemen olduğu yüzyıllardır. Dönem düşünürlerinde akıl ile tüm sorunların çözülebileceği ve toplumsal olarak ebedî barışa ulaşabileceği düşüncesi hâkimdir. Bu nedenle, “Akıl Çağı” olarak da adlandırılır.

18-19. yüzyıllar Batı’da toplumsal yaşam ve siyaset açısından da köklü değişimlerin yaşandığı yüzyıllardır. Fransız Devrimi (İhtilali) siyasi açıdan, Sanayi Devrimi ise ekonomik açıdan önce Avrupa’yı ve sonra bütün dünyayı etkileyen olaylar olarak bu dönemde yaşanmıştır.

Tarihsel arka planına baktığımızda Skolastik felsefeden kopuşu başlatan ve büyük ölçüde gerçekleştiren 15-17. yüzyıl Rönesans, Hümanizm ve Modern Felsefe hareketlerinin Aydınlanma çağı ve Aydınlanma Felsefesi üzerinde etkili olduğu görülür. Galilei, Kopernik ve Newton’un ortaya koyduğu yöntem ve bilimsel bilgiler kabul görmüş ve yeni bir bilim anlayışı ortaya çıkmıştır. 18-19. yüzyıl felsefesine Aydınlanma felsefesi de denir.

Kant (1724-1804) “Aydınlanma Nedir?” başlıklı yazısında aydınlanmayı, “insanın kendi suçu nedeniyle düşmüş olduğu ergin olmayış durumundan kurtulması” olarak tanımlar. Kant, bu dönemin sloganı olarak da “Aklını kullanma cesaretini göster!” demiştir.

Matbaanın ve yayıncılığın yaygınlaşması, hem dinsel alan ve kurumlarda hem de siyasal alanda önemli değişimleri ortaya çıkartmıştır. Okuryazarlığın artması, Kutsal Kitap’ın (İncil ve Tevrat’ın) ulusal dillerdeki çevrilerinin basılması bir yandan Katolik Papalığın ve Kilise’nin etkisini azaltırken öte yandan Protestanlık gibi yeni mezheplerin ortaya çıkıp taraftar bulmasını sağlamıştır.

Siyasal alanda ise ulusal dillerde yayınların artması bir yandan ulus-devlet fikrinin yaygınlaşmasına öte yandan daha özgürlükçü ve eşitlikçi bir devlet anlayışının savunulmasına zemin hazırlamıştır.

1688 İngiliz Şanlı Devrimi ve 1789 Fransız İhtilali bu döneme damga vuran siyasal olaylardır. Her iki devrimde de görünen sebep yoksul halkın zengin ve halktan kopuk krala, kraliyet ailesine tepkisidir. Arka planda ise sanayi devrimiyle zenginleşen, ancak soylu olmadığı için yönetimde söz hakkı olmayan tüccar-sermayedar sınıfın, bu sınıfın desteklediği aydınların ve ulusal dillerde yayın yapan dergi ve gazete gibi periyodik yayınların halk üzerindeki etkisi vardır. Aynı yayınların etkisi milliyet olgusunu ve milliyetçilik akımlarını doğurmuş, Fransız İhtilali ile Ulus Devlet fikri zamanla tüm dünyaya yayılmaya başlamıştır.

Öte yandan İngiltere’de başlayan Sanayi Devrimi, hızlı üretim yapan fabrikaların kurulmasını ve ulaşımın kolaylaşarak kültürel ve ekonomik etkileşimin artmasını sağlamıştır. Başta kıtalararası iletişimi mümkün kılan telgrafın bulunması olmak üzere bilimsel ve teknolojik gelişmeler günümüzde etkisini çok daha yoğun hissettiren küreselleşmenin ve coğrafi keşiflerle başlayan sömürgeciliğin nitelik değiştirmesinin de başlangıcı olmuştur.

18-19. Yüzyılda Felsefe Adına:

• Akla güven duyulmuş ve akılcı düşünce artmıştır.

• Özgürlüğü engellediği düşünülen siyasi ve dinî otoritelere karşı gelinmiştir.

• Düşünce özgürlüğü desteklenmiştir.

• Aydın ve yazarlar sınıfı oluşmuştur.

• Sanat, felsefe ve edebiyatta önemli eserler verilmiştir.

• Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi gerçekleşmiş ve buna bağlı problemler tartışılmıştır.

• Felsefede yeni ekoller çıkmıştır.

II. 18-19. Yüzyıl Felsefesinde Öne Çıkan Sorunlar

Aydınlanma Çağında ele alınan başlıca felsefi sorunlar aşağıdakilerdir:

• Bilgi sorunu (Bilginin Kaynağı, Değeri ve Sınırları)

• Birey-Devlet İlişkisi Sorunu

• Ahlak Sorunu (Ahlaki değerlerin ve ahlak yasasının evrenselliği sorunu)

• Varlık sorunu (Varlığın ne’liği ve varlıkta değişim)

A. Bilgi Sorunu

18-19. yüzyılda İngiliz deneyci filozofları Locke ve Hume ile Alman filozofu Kant bilginin kaynağı ve sınırları konusunda öne çıkan filozoflar olmuştur.

Dönem felsefesinde deney öncesi (a priori) bilginin imkanıyla ilgili sorgulama öne çıkar. A priori, deney öncesi, yani doğuştan akılda bulunan fikir, kavram ve bilgileri ifade eder. A posteriori ise deneyden sonra gelen, deney ve duyumla elde edilen bilgi, fikir ve kavramları ifade eder. Descartes gibi rasyonalistler a priorik bilginin var olduğunu savunur. Locke gibi empiristler ise a priori bilginin var olmadığını, tüm insan bilgisinin a posterioriktir (deney-sonrası) olduğunu savunmuştur.

John Locke

Locke, Descartes’ın doğuştan gelen bilgi ve kavramlara dayalı  bilgi anlayışına karşı çıkar. Ona göre “İnsan aklı doğuşta bir tabula rasa (boş levha)dır.” Deneyi içsel ve dışsal deney olarak ikiye ayıran Locke’a göre, bütün bilgi ve fikirlerimizin kaynağı deneyimdir.

David Hume

Locke’un deneyciliğini şüpheciliğe yaklaştırır. Ona göre deneyden bize doğrudan bilgi ve kavramlar gelmez; yalnızca bazı izleminler gelir. İnsan bu izlenimlerin tekrarlanmasına dayalı olarak alışkanlığa dayalı kavramlara ve ilkelere ulaşır. Örneğin “nedensellik ilkesi” bu türden bir alışkanlığa dayalı ilkedir. Hume, daha önce Gazali’nin getirdiği eleştiriye benzer bir eleştiri getirerek modern bilimin temelinde yer alan nedensellik (determinizm) ilkesini eleştirir.

E. Kant

Hume’un eleştirilerinden etkilenerek rasyonalist bilgi anlayışından ayrılan Kant (Königsberg – Almanya 1724-1804), bilgi kaynağı olarak aklı ve deneyi eleştirir. Sonuçta “Saf Aklın Eleştirisi” adlı eserinde yeni bir bilgi anlayışı ortaya koyar. Ona göre deneyden bize sadece ham duyu verileri gelir. Bu duyu verileri akıl tarafından, akıldaki algının iki formu (zaman ve mekan) ve kategoriler (yer, zaman, nicelik, nitelik, durum vb) tarafından işlenerek bilgiye dönüştürülür.

Kant’a göre “Kavram olmadan görüler kör; görü olmadan kavram boştur.” Bu nedenle aklın duyu verilerini işleyerek elde ettiği bilgi insana yalnızca fiziksel dünyanın, görüngülerin (fenomenlerin) bilgisini verir; kendinde varlığı (numenleri) bildiremez.

Böylece Kant, hem sonraki felsefeyi etkilemiş, hem de insan bilgisine bir sınır çizmiştir. 19 ve 20. yüzyıl felsefesi bu varlıksal – bilgisel ayrımdan etkilenmiş ve fenomen sözcüğü anlamsal farklılıklara uğramakla birlikte çağdaş felsefenin temel kavramlarından birisi olmuştur. Öte yandan insan bilgisine çizdiği sınır, metafiziksel bilginin imkansızlığı fikrine dönüşerek çağdaş felsefede çeşitli biçimlerde sürdürülmüştür.

B. Birey-Devlet İlişkisi Sorunu

Skolastik dönem sonrası Fransa’da Machiavelli, İngiltere’de Hobbes, mutlak monarşiye dayalı devlet sistemini, devletin her türlü gücü elinde bulundurmasının birlik ve beraberlik açısından zorunlu olduğunu savunmuştur.

John Locke

Bu görüşe ilk karşı çıkış Hobbes’un yurttaşı olan J. Locke (1632-1704) tarafından yapılmıştır. Yaşamının sadece son 4 yılını 18. yüzyılda geçirmiş olsa da fikirlerini etkisi nedeniyle 18. yüzyıl felsefesi içinde ele alınan Locke, mutlak monarşiye karşı liberal (özgürlükçü) bir devlet sistemini ileri sürmüştür. Locke da Hobbes gibi insan doğası ve doğal durum varsayımlarından yola çıkarak toplumsal sözleşmeye dayalı bir devlet fikri ortaya koyar. Ancak ona göre, insan doğası itibariyle iyidir ve akıllıdır; insanlar doğal durumda özgür yaşarlar. Locke, insanların hukuk güvencesi içinde haklarını kullanmalarını sağlayacak siyasal bir otoriteye yani devlete yetki verdiklerini belirtir. Ona göre doğal durumdan sözleşmeye dayalı bir devlet düzenine geçmek bir zorunluluktur.

Ancak bu devlet zorba bir devlet olamaz. Çünkü insanların kendi iradeleriyle kurduğu devlet düzeninde çoğunluğun dediği olmaktadır. Meşru yönetimin kaynağı çoğulcu iradedir. Yine Locke; zorbalığı önlemek için egemenliğin üç unsuru olarak yasama, yürütme ve yargı güçlerini ayırarak bu güçler (erkler) arasında denge ve denetimi savunur.

Montesquieu

Montesquieu (1689-1755), çağındaki hızlı değişimlerin etkisiyle toplumu bilimsel olarak incelemek gerektiğini öne sürmüştür. Toplumsal olayları inceleyerek genellemelere varır. Yasaların fiziki ve sosyal gerçekliğin ürünleri olduğunu ve bir birleriyle bağlantılı olduğunu savunur.

Montesquieu, devletler hukuku, siyasal hukuk ve kişiler arası ilişkileri düzenleyen medeni hukuk gibi hukuk türlerini ayırır ve yasaların niteliğinin, toplumsal niteliklere göre toplumdan topluma değişeceğini söyler.

Montesquieu; yönetim biçimlerini de cumhuriyet, monarşi ve despotizm ayırıp tanımlar. Cumhuriyet yönetiminde halkın söz sahibi olduğunu belirtir. Montesquieu da, temel hak ve özgürlüklerin korunması için güçler ayrılığı ilkesini gerekliliğini savunur, Locke’un öncüsü olduğu güçler ayrılığını kuramlaştıran düşünürdür.

J.J. Rousseau

Rousseau (1712-1778) da devlete yönelik görüşlerini açıklarken doğal durum kavramından hareket eder. İnsanın doğada tam olarak özgür ve eşit yaşadığını, bu özgür yaşamının da toplumun kurulmasıyla son bulduğunu belirtir. Özellikle “mülkiyet” kavramının ortaya çıkmasının özgürlüğü ve eşitliği ortadan kaldırdığına savunur. Rousseau, insanların bir araya gelip zorunlu olarak “toplumsal sözleşme” yaptığını ve bunun doğrultusunda devletin kurulduğunu ileri sürer. Haksızlık durumlarına çözüm olsun diye oluşturulan toplumsal sözleşmenin insanları köleleştirdiğini belirten Rousseau, geriye yani doğal duruma dönüşün mümkün olmadığını söyler. Bu nedenle Rousseau, özgürlük-güvenlik ikileminden kurtulmanın tamamen mümkün olmadığını, yapılabilecek tek şeyin doğal yaşama uygun yasalar çıkartmak ve medeni bir toplum oluşturabilmek olduğunu savunur.

C. Ahlaki İlkelerin Evrenselliği Sorunu

Aydınlanma felsefesinin akılcı karakteri ahlaki sorunların ele alınmasında da kendisini gösterir. Dönemin iki filozofu, Kant ve Bentham’ın ahlak anlayışlarında akıl önemli bir yere sahiptir.

Kant

Kant, “Saf Aklın Eleştirisi”nde bilgi sorununu ele aldıktan sonra ahlakı da “Pratik Aklın Eleştiri” adlı eserinde ele alır. Kant ahlak sorununu, aklı araçsallaştıran Bentham (ve önceki düşünürler) gibi insan doğası kavramına değil, akla ve akılsal yargılarla ilgili yaptığı ayrıma dayanarak çözümler. Yargıları kesin (kategorik) ve koşullu (hipotetik) olarak ikiye ayıran Kant; içinde hiçbir koşul taşımayan, sadece iyi niyetten ve ödevden kaynaklanan kesin buyrukların ahlaki açıdan değerli olduğunu savunur. Kant ahlakı ve iyiyi, eylemlerin sonucuna göre değil kişiyi o eyleme götüren niyete (esas motivasyon sebebi olarak ödeve) göre değerlendirir. Mut(luluk)çu ve faydacı düşünürlerden bu açıdan ayrılır.

Kant, ahlaka yönelik “ödev” kavramını kullanarak iyi istenci geliştirmeye çalışır. Ona göre ödev, insanın kendi isteğiyle sorumluluğunu aldığı eylem, içten ve vicdanı tarafından verilen emirler (kesin buyruklar)dır. Ödevi belirleyen şey bir başkası değil insanın kendisi ve vicdanıdır. Ödev, bütün insanlar için geçerli olan ama kimsenin arzu ve isteklerine bağlı olmayan evrensel ahlak ilkesi taşır.

Kant’a göre insan eylemleri ya ödeve aykırı ya da ödeve uygundur. Yalnız ödeve uygun görülen her davranışın ödevden çıktığını ileri sürmek yanlış olur. Örneğin bir esnafın kendinden alışveriş yapan kişileri kandırmaması görünüşte ödeve uygun bir davranıştır. Bunu uzun vadede müşteri kaybetmemek düşüncesiyle yaptıysa bu davranışı ödevden kaynaklanmaz. Bu davranışı, başkalarını kandırmanın ahlaki olmadığını düşünerek yaptıysa ödevden kaynaklanır. Kant ahlaki açıdan üç ilke öne sürer. Bunlar Kant’ın maksimleri olarak da bilinir.

• “Öyle bir davran ki davranışın ilkesi evrensel bir yasa olarak kabul edilebilsin.”

• “Kendinde ve başkalarında insanlığı bir araç olarak görecek şekilde değil de onu bir amaç edinecek şekilde davran.”

• “Her zaman akıllı iradeni, evrensel bir yasa koyucu olarak görevde bulunacağı şekilde davran.”

Bu maksimler, kişinin davranışta bulunurken hem ödeve uygun davranmasını hem de davranışının ödevden çıkmasını sağlayan ilkelerdir. Kişi, bu ilkelere uygun davranırsa ödeve uygun davranmış olacaktır.

Bentham

Bentham (1748-1832), ahlakı pratik alanda öngörür. İnsanın doğası gereği acıdan kaçan ve “haz” peşinde olan biri olduğunu söyler. Bu eylemin akılla bilinçli bir şekilde yapıldığında insana erdemli olma niteliği kazandıracağını öne sürer. Acı karşısında hazzı, haz karşısında acıyı ölçüp tartan biri; faydayı hangisinde daha çok görürse ona yönelmelidir. Bentham, bazen büyük hazlar için küçük acılardan veya büyük acılardan kaçmak için küçük hazlardan vazgeçmek gerekebileceğini belirtir. Ona göre mutluluk, insanın aklıyla kendi eylemini seçmesindedir. Bentham’a göre kötülük, insanın yanlış tercihte bulunmasından kaynaklanır. Haz ve acı arasında hesabını yeterince yapamayan insan, kötülüğün ortaya çıkmasına neden olur. Mutlu olmak istediği için eylemlerde bulunmuş ama hesabı tutmamıştır. Ona göre  mutluluk, insanın çevresiyle ilgilidir. Çoğunluğun faydasına olan doğru eylemdir, haz verici ve mutlu edicidir.

D. Varlığın Oluşu Sorunu

Hegel

Hegel‘in “Gerçek bütündür.” ve “Akılsal olan gerçek, gerçek olan akılsaldır.” yargıları; Hegel felsefesinin hem başlangıcı hem de sonuçta vardığı yerdir. Hegel, bütün varlıkların tek bir özden bir yasa dâhilinde var olduğunu söyler. Bu tek özü farklı kavramlarla ifade eder; “Tanrı”, “geist”, “fikir”, “akıl”, “tin” ve “mutlak ruh”.

Tin, ilk başta kendiyle özdeş ve kendisi için varlıktır. Tin, bu aşamada kendini tanımamaktadır. Kendini tanıyabilmesi için kendi olmayanda kendini görmelidir. Kendi olmayan karşıtıdır. Tinin (tez) karşıtı (anti-tezi) doğadır. Tin ve doğanın çatışması bir uzlaşma ile (sentez) ile sonuçlanır. Bu sentez, insandır. Hegel’e göre insanlık tarihi, tinin kendini bulup tanımasının zeminidir. Tinin kendini tanıması, üç adımlı, üç ögeli (tez – antitez – sentez) diyalektik yasanın sonucudur. Her sentez, yeni bir diyalektik sürecin başlangıcıdır.

Hegel bütün doğa, toplum ve insanın tarihini diyalektik süreç içinde gerçekleşen olaylar ve oluşumların tarihi olarak görür.

III. 18-19. Yüzyılda Felsefe Dil ve Edebiyat İlişkisi

Yayıncılıktaki gelişmelere de koşut olarak 18-19. yüzyıl felsefesi hem etkili anlatım biçimleri olarak edebi türlerden yaralanmış, hem de edebiyatı etkilemiştir. Yeni fikirlerin ortaya konulması ve aktarılmasında felsefi formların dışına çıkılmış, genel olarak sanattan özel olarak edebiyattan yararlanılmıştır. 18. ve 19. yüzyıllar, bilim, sanat, siyaset, din ve felsefe gibi farklı alanlarda kitap, gazete ve dergilerin milli dillerde basıldığı, yayın çeşit ve miktarlarının ciddi düzeyde arttığı yüzyıllardır. Yayınların odağında akıl, deney, ilerleme, özgürlük, insan hakları, adalet ve eşitlik gibi kavramlar vardır. 15-17. yüzyıllarda Skolastik düşünceye ve Kilise egemenliğine karşı düşüncenin bağımsızlığını savunan felsefe, 18-19. yüzyıllarda ekonomik özgürlüğünü kazanan ve basın-yayını da etkili biçimde kullanan burjuvazinin halkın desteğini de alması ile birlikte, soyluların elinde olan devlet otoritesi karşısında bireyin özgürlüğünü savunmaya başlamıştır. Edebî eserler, felsefenin halk arasında yayılmasına etki eden en önemli alan olmuştur. Filozoflar, edebî eserler de kaleme almıştır. Dil ve edebiyat alanındaki yazarların eserlerinde de felsefenin etkisi görülür.

18-19. yüzyıl felsefesinin dil ve edebiyatla olan ilişkisi, ağırlıklı olarak Fransa olmak üzere bütün Avrupa’da görülür. Fransa’da Voltaire, Montesquieu ve Rousseau gibi filozoflar, önemli felsefi eserler vermiştir.

Döneme damgasını vuran yayınlardan birisi de “Ansiklopedi” olmuştur. d’Alembert ve Diderot gibi yazar-düşünürlerin editörlük ve yazarlığı ansiklopedi ciltler halinde yayımlanmıştır. Düşünsel ve eleştirel yayınların yanı sıra olay örgüsü içeren edebî türlerde de eser vermiştir. Voltaire’in “Candide” ve Rousseau’nun “Emile” romanları bunların tanınmış örneklerindendir.

Aydınlanmanın ruhuna uygun, felsefi içerikli eserlerdir. Yazarlar, eserleriyle kültürel etkileşime hız katmış; halkın aydınlanmasına katkı sağlamış ve bu çabalar da Fransız Devrimi’nin oluşmasında etkili olmuştur.

18-19. yüzyılın sonlarına edebiyatta “romantizm” akımı ortaya çıkmıştır. Romantizm; toplumun bütün sınıflarına hitap eden, duygu ve coşkunun önemli olduğu ve sade bir dilin kullanıldığı akımdır. Voltaire ve Rousseau gibi Fransız düşünürlerinin öncü olduğu romantizm 19. yy. Türk edebiyatı ve düşünce hareketini de etkilemiştir. Türk edebiyatında Namık Kemal, Ahmet Mithat, Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit ve Ziya Paşa gibi önemli temsilcileri ortaya çıkmıştır.