9. Ünite: MS. 20. Yüzyıl felsefesi

/ 5 Nisan 2022 / / yorumsuz

9. Ünite: MS. 20. Yüzyıl felsefesi

Çağdaş Felsefe olarak da adlandırılan 20. yüzyıl felsefesi, çağın kendine özgü problemleriyle ilgili yeni görüşlerin ortaya konulduğu bir felsefedir. Coğrafi keşiflerle başlayan sömürgecilik yarışının iki büyük Dünya Savaşı ile devam ettiği 20. yüzyıl, felsefi açıdan da Batı’nın sömürgeci geçmişiyle, modern toplumsal yaşamın doğurduğu sorunlarla ve klasik bilim anlayışı ile hesaplaşma denemelerinin olduğu bir dönemdir. Felsefenin akademik kimlik kazandığı, üniversiteler, uluslar arası kuruluşlar ve platformlarda yapıldığı görülür.

I. 20. Yüzyıl Felsefesinin Ortaya Çıkışında Etkili Olan Olaylar ve Fikirler

İki dünya savaşının yaşandığı bir dönem olarak 20. yüzyıl,  düşüncede ve felsefede de köklü değişimlerin yaşandığı, yeni felsefelerin ortaya çıktığı bir yüzyıl olmuştur.

Özellikle modern felsefenin ve aydınlanma felsefesinin 20. yüzyıl felsefesi üzerinde derin etkileri vardır. Bu açıdan Descartes’ın özneyi öne çıkartan felsefesi, Locke’un empirist bilgi görüşü ve liberalist siyaset kuramı, Kant’ın eleştirel bilgi kuramı ve ödevci ahlak görüşü 20. yüzyıl felsefesini doğrudan etkileyen ve sıklıkla üzerinde durulup gönderme yapılan felsefeler olmuştur.

Comte’un metafiziği dışlayan, bilimi öne çıkartan görüşü ise 20. yüzyıl felsefesinde analitik, empirist ve neo-pozitivist akımların doğuşunda etkili olmuştur.

Yine 19. yüzyıl filozofu Hegel, diyalektik yöntemi, rasyonalist bilgi kuramı ve diyalektik idealist varlık anlayışı etkilenme veya tepki gösterme biçiminde 20. Yüzyıl felsefesinde etkili olmuştur. Bir yandan K. Marx, Hegel’İn diyalektik idealizmini tersine çevirerek, tarihsel materyalizm ya da diyalektik materyalizm denilen görüşü ortaya koymuştur. Yine Hegel’in devlet-toplum-birey ilişkileri anlayışına gösterilen tepkiler hem siyaset felsefesinde hem de varoluşçu felsefenin ortaya çıkışında etkili olmuştur.

Bilimsel ve felsefi gelişmeler varlık sorununa yeni bir pencereden bakışı beraberinde getirmiş ve ortaya Fenomenoloji (E. Husserl) ve Yeni Ontoloji (N. Hartman) gibi akımlar çıkmıştır.

20. Yüzyıl Felsefesinin Başlıca Özellikleri

• Aydınlanmacı akıl vurgusu ve akılcı düşünce artarak devam etmiştir.

• Felsefenin varlık, bilgi vb. klasik problemlerine ilişkin yeni açıklamalar getirilmiştir.

• Diyalektik ve fenomenolojik yöntemler gibi yeni felsefe yöntemleri ortaya konulmuştur.

• Aristotelesçi klasik mantık dışında sembolik mantık, niceleme mantığı ve çok değerli mantık gibi yeni mantıklar ortaya çıkmıştır.

• Dilsel analizler yapılmış, dil ve düşünce arasındaki ilişki incelenerek yeni dil kuramları geliştirilmiştir.

• 20. yüzyılın başlarından itibaren bilimde ortaya konulan yeni kuramlar yeni bir felsefe dalı olarak bilim felsefesinin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

• Felsefede uzmanlaşma gerçekleşmiş, felsefe çalışmaları üniversitelerde yapılmaya başlamış, felsefe yayınları artmıştır.

II. 20. Yüzyıl Felsefesinde Öne Çıkan Sorunlar

• Gerçeklik-Görünüş Sorunu (Fenomenoloji)

• Varoluş-Öz Sorunu (Varoluşçuluk)

• Yorum Sorunu (Hermeneutik)

• Değişim Sorunu (Diyalektik Materyalizm)

• Metafizik Bilgi Sorunu (Mantıkçı Pozitivizm)

• Varlık Sorunu (Yeni Ontoloji)

A. Fenomenoloji ve Gerçeklik-Görünüş Sorunu

Doğa bilimlerinin doğal dünyanın nesnel bilgisini verme iddiasına karşılık Husserl insanın, doğa bilimlerinin nesnel dünyasında değil, kendi deneyimlerini yaşadığını savunur. Kişinin deneyimleri, nesnelere yönelen bilinçle sağlanır. Bu bilinç, fenomenolojik yöntemle nesnelerin özünün bilgisini bilmeyi yani anlamları bulmayı gerçekleştirir. Anlamları bulmak veya inşa etmek insanın özneleşmesidir. Özne olmak da bilincin üzerine dönmeyi gerektirir. Husserl, “Bilinç her zaman bir şeyin bilincidir.” düşüncesiyle bilincin içeriklerine yani fenomenlerin özünün bilgisine ulaşmayı hedefler. Husserl, “fenomenlerin incelenmesi” demek olan fenomenolojiyi felsefi bir yöntem olarak kullanır. Bu yöntem, fenomenlerin özünün bilgisine ulaşmayı yani bilincin çözümlenmesini sağlayacaktır. Bilincin özü yönelim olduğundan bu araştırma; bilincin kendisine değil içerdiğine, yöneldiği şeye yani fenomenlere yönelik olmak zorundadır. Fenomenolojik yöntem, fenomenlerin özüne ulaşabilmek için daha önce edinilmiş bilgilerden, ön yargılardan, rastlantısal özelliklerden uzaklaşmak ve bu bilgileri paranteze almaktır. Husserl, paranteze almayı üç durum için gerekli görür. 1. Tarihle ilgili paranteze alma; 2. Varoluşla ilgili paranteze alma ve 3. “İde”lerle ilgili paranteze alma.

Paranteze almaya bir örnek: bir insanın masanın özüyle ilgili bilgisi, karşısında duran masaya dair fenomenolojik yöntemle elde edilir. Masaya dair tüm ön bilgiler ve masanın rengi, şekli, yapıldığı madde vb. paranteze alınmasıyla birlikte kişide oluşan bilgi, masanın özüne dair bilgidir. Bu bilgi “öze dair sezgi”dir.

B. Hermeneutik ve Yorum Sorunu

Hermeneutik, tek Tanrılı dinlerin kutsal metinlerinin ve peygamberin söz ve davranışlarının yorumlanarak (İslam geleneğinde tevil edilerek) anlaşılması şeklinde ortaya çıkmıştır. 20. yüzyılda ise Dilthey ve Gadamer tarafından felsefeye kazandırılmıştır.

Dilthey doğa bilimleri ve tinsel bilimler ayrımına dayanır. Doğa bilimlerinin insana dışsal olan, nesnel olan dünyayı incelediği yerde, tinsel bilimler insana ait, insana içsel olanı inceleyen bilimlerdir. Tinsel bilimlerin başında da insanın yapıp ettiklerinin anlamlandırılmasına dayalı olan tarih gelir. Dilthey, yaşanan her dönemin kendi tinselliği olduğunu ve bu tinselliğin de dilde kendine has anlamlar oluşturduğunu ileri sürer. Tarihsel bir dönemi veya tarihsel bir olayı anlayabilmek için o dönemin tinsel yapısına, yani dile yüklenen anlamlara bakmak gerekir.

Hermeneutik, Gadamer ile gerçek anlamda felsefi bir akıma dönüşmüştür. Gadamer, hermeneutiği yöntem olmasından daha çok hakikat arayışı olarak görmüştür. Gadamer, insanın diğer insanları ve kendisini anlaması için hermeneutiğin gerekli olduğunu ve onun köprü işlevini gördüğünü söyler. Anlamak, insanın var oluşunun en büyük kabiliyetidir. Anlamak, bilginin yeniden üretilmesidir. Gadamer’e göre insan zorunlu olarak ön yargılarıyla vardır. Ön yargı, insan için anlamanın zorunlu koşuludur. Ön yargılar, bir tür ön bilmeyi sağlarken insanın bakış açısının da varabileceği sınırı gösterir.

C. Varoluşçuluk ve Varoluş-Öz Sorunu

Varoluşçuluk da insanın doğa bilimleri ve mekanik evren görüşü karşısında kendine özgülüğünü ve özgürlüğünü vurgulayan bir akımdır. Varoluşçuluk, bilimsel ve teknolojik gelişme ve ilerlemenin konfor yanı sıra savaş ve yıkımları da beraberinde getirdiğini, insanın birey olarak var olmasını zorlaştırmıştır. Varoluşçu olarak kabul edilen filozoflar; özgürlük, var olmanın anlamı, varoluş-öz sıralaması gibi bazı kavram ve felsefi problemler üzerinde durmuşlardır.

Varoluşçuluk, bir bakıma her varoluşçuda kendine özgü bir nitelik kazanarak yeniden tanımlanmıştır. Varoluşçuluğun kurucu isimlerinden olan Kierkegaard, Hegel’in rasyonalist ve sistematik felsefesini ‘bireyi ve bireysel var oluşu önemsizleştirmek’ ile eleştirir. Varoluşçu felsefelerde görülen kavramların çoğu Kierkegaard’da görülür: saçma, bunaltı, korku ve kaygı gibi. Kierkegaard’ın felsefî sorunsalı bir bakıma mevcut Hristiyanlık içinde ve hatta karşısında nasıl iyi bir Hristiyan olunacağı noktasına da bağlıdır. Kierkegaard, Hegel’de olduğu gibi, felsefe tarihinin soyut mantıksal kurgularla geliştiğini, bireyi ve bireyin gerçek yaşamını gözden kaçırdığını düşünür. Ona göre varoluş, somut ve öznel insanın yaşamıdır. Bu nedenle felsefe somut düşünmeye, yani varoluşa yönelmelidir.

Varoluşçu felsefeyi, farklı açılardan Nietzsche de etkilemiştir. Nietzsche, aydınlanma düşüncesiyle oluşan modern insanın değerlerini eleştirir. Modern toplumun değerlerinin yozlaştığın söyler. Nietzsche mevcut dinsel ve ahlaki değerlere karşı olsa da, “Gerçekte bir Hristiyan vardı, onu da biz öldürdük” diyerek dinin özünden saptırıldığını ima eder. Nietzsche geçerli iyi ve kötü tanımlarının ötesine geçmek gerektiğini savunur.

Jaspers, modern dünyanın düşünce yapısıyla materyalist ve idealist felsefelerin varlığı açıklama konusunda yetersiz kaldığını söyler. Bilimlerin insanın varoluşunu açıklayamayacağını, felsefenin ise insanın öznel varoluşunu açıklayabileceğini söyler.

J.P. Sartre, Varoluşçu felsefenin en önemli savunucusudur. Ona göre insanın görevi kendi özünü belirlemektir. Örneğin, bitkiler ve hayvanlar her nasıl yaratılmışlarsa öyle kalır, kendi özünü belirleyemezler. Ona göre, “insan dışındaki varlıkların özü, varlığından öncedir”. “Evrende sadece insanda varoluş özden önce gelir.” İnsan önce bir var oluştur, daha sonra kendi iradesi ile özünü yaratır, kendini belirler. Bu var oluşta insan özgür atılımlar içinde olmalı, onun davranışını hiçbir yasa veya kural belirlememelidir.

D. Diyalektik Materyalizm ve Değişim Sorunu

Materyalizm, varlığın temelinde maddeyi gören anlayışların ortak adıdır. Materyalist düşünce Hegel’in diyalektiğini felsefi yöntem olarak kullanan Marx ile bir kere daha yorumlanmıştır. Marx, Hegel’in temele tini koyarak gerçeği baş aşağı getirdiğini savunmuştur. Ona göre tez-antitez-sentez adımlarıyla belirlenen diyalektik değişim sürecinin temelinde, yani tez aşamasında madde (doğa) yer almaktadır. Böylece tümüyle varlık ve varlıktaki değişimin tarihi, temelde maddesel unsurlar olacak şekilde yeniden yorumlanmıştır.

Marx, tarihteki toplumsal değişimleri inceleyerek tarihsel dönüşümü üretim araçları, bu araçların mülkiyeti, üretim biçimi ve üretim ilişkilerindeki değişime bağlayarak açıklar. Toplumda ekonomik üretim ilişkileri maddi unsurlar olarak alt yapıyı (temeli) oluştururken siyaset ve hukuk gibi kurumlarsa üst yapıyı oluşturur. Marx’a göre alt yapı üst yapıyı belirler. Marx, bir toplumun ekonomik unsurlarının (alt yapı) kültür ve hukuk gibi üst yapısal kurumları biçimlendirdiğini ileri sürer. Ona göre alt ve üst yapı değişimleri birbirini etkileyerek yeni ekonomik sistemler oluşturur. Marx’ın görüşü, tarihsel materyalizm olarak da adlandırılır.

E. Mantıkçı Pozitivizm ve Metafizik Bilgi Sorunu

1900’lü yılların başlarında Viyana’da Moritz Schlick öncülüğünde aralarında Carnap ve Whitehead’in de bulunduğu bazı bilim insanları bir araya gelerek mantıkçı pozitivizm akımını oluşturmuşlardır.

“Viyana Çevresi Filozofları” olarak da adlandırılan mantıkçı pozitivistlerin üzerine yoğunlaştığı alan dil ve mantık alanıdır. Temelde bilimsel bilgilerin, gözlemlenebilir olgu durumlarına dayanan mantıksal önermelerle kurulması gerektiğini savunurlar.

Olgu durumlarını işaret etmeyen ifadelerin anlamsız olduğunu ileri sürerek deney ve gözlem alanının dışında kalan yani doğrulanması mümkün olmayan önermelerin anlamsız olduğunu belirtirler. Bu nedenle, metafiziksel önermeler anlamsızdır.

Karl Popper

Mantıkçı Pozitivizmin bilim görüşlerine ilk ciddi eleştiriyi Karl Popper getirmiştir. Popper, bilimsellik ve anlamlılık ölçütü olarak gösterdiği “doğrulanabilirlik ilkesi”ne temelindeki tümevarımsal akıl yürütme nedeniyle eleştirmiştir.

Thomas Kuhn ve Etkinlik Olarak Bilim

Mantıkçı pozitivizmin ve onun temelinde olan pozitivizmin bilim görüşünü eleştiren düşünürlerden biri Thomas Kuhn’dur. O, bilimsel etkinliğin tarihsel arka planına dikkat çekerek bilimsel kuramın oluşum safhalarını ele almış ve klasik bilim görüşünü derinden sarsmıştır.

Bilimi bilim adamları topluluğunun bir etkinliği olarak gören Thomas Kuhn, ortaya koyduğu “bilimsel devrim” ve “paradigma” kavramları ile siyaset kuramları da dahil çok geniş bir alanda etkili olmuştur. (Mantıkçı Pozitivizm, Karl Popper ve Thomas Kuhn’un görüşleri 3. Ünitede yer alan Bilim Felsefesinin Temel Sorunları başlığı altında daha geniş anlatıldı.)

F. Yeni Ontoloji ve Varlık Sorunu

N. Hartman, Pozitivist metafizik karşıtı çıkışların ve bilimsel
gelişmelerin dikkate alındığı Yeni Ontoloji görüşüyle varlık
sorununu bilgikuramsal (epistemolojik) bir çerçevede
çözümlemiştir. Varlıkların yapısı ve işleyişini çözümlemeye ve
onu deneysel alan üzerinden açıklamaya çalışmıştır.
Hartman’ın yöntemi genel olarak ontolojiye indirilmiş
bir epistemolojiyle kurgulanmıştır. Çeşitli varlıkların
anlaşılabilmesi için bütün varlıkların birbiriyle olan ilişkisinin
incelenmesine dayanan Yeni Ontoloji, varlığ(klar)ı temel
olarak dört katmana (sfere) ayırarak açıklar:

Tinsel Katman: Felsefenin ilgilendiği insan, düşünce,
özgürlük, kültür, din, ahlak ve sanatların yer aldığı, maddesel
bağların etkisizleşip özgürlüğün arttığı katmandır.

Ruhsal Katman: Psikoloji biliminin ilgilendiği, ruhsal
yaşantıların yer aldığı, tinsel katmana kaynaklık eden
katmandır.

Organik Katman: Biyolojinin ilgi alanını oluşturan, tek hücreli
canlılardan bitki, hayvan ve insana kadar tüm canlıların
ve canlılığın içinde yer aldığı katmandır. Ruhsal katmana
kaynaklık eder, inorganik katmandan etkilenir.

İnorganik Katman: Cansız varlıklar ve madde. Algı etkin
olarak kullanılır. Bu katmandaki varlıkların yer kaplama,
ısınma ve düşme özellikleri bulunur. Bu katmanla fizik ilgilenir.
Bu katmanlar, varlıkların nitelik bakımından birbirlerinden
ayrışması sonucunda oluşmuştur. Hartmann’a göre bu
kategorik bir ayrışmadır ve birbirleriyle ilişkisiz oldukları
anlamına gelmez.

Türkiye’de Felsefeye Katkıda Bulunanlar

Cumhuriyet döneminde ilk felsefe bölümü, 1933 yılında
üniversitelerde yapılan reform sonucunda İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi bünyesinde açılmıştır. Cumhuriyetle birlikte
artsa da öncesinde de yaptıkları çalışmalarla Türkiye’de
felsefenin gelişmesi ve yayılmasında emeği geçen birçok
felsefeci ve düşünürler vardır.

Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI

Rıza Tevfik Bölükbaşı (1869-1949), tıpçıdır, Darül Fünun
olarak bilinen İstanbul Üniversitesinde felsefe ve estetik
dersleri vermiştir. Feylesof Rıza olarak da bilinir ve şairdir.
İlk felsefe ders kitabı yazarıdır ve felsefe ders programı
yapmıştır. Hem lise hem de üniversitede felsefe okutmuştur.
Rıza Tevfik’in felsefesi; akıl ile Tanrı’nın varlığının
bulunabileceği; ölüm, hayret ve şüphe olgularının bizi varlıkta
ilk sebebe götüreceği; bu ilk sebebin Tanrı olduğu; varlıkta
birliğin olduğu; her şeyin Tanrı’nın işaretinden ibaret olduğu;
insanın evrenin merkezi ve özeti olduğu gibi bazı temel
ilkelerle özetlenebilir.

Hasan Ali YÜCEL

Hasan Ali Yücel (1897-1961) öğretmen ve MEB bakanlığı
yapmış bir felsefecidir. Yücel’in felsefesi; hürriyet, eğitim ve
hümanizm kavramları üzerine kuruludur. Hürriyet temelinde
birey ve toplumu sentezleyen, eleştirel ve hümanist bir
felsefesi vardır.

Yücel’in “Felsefe Elifbası”, “Mantık”, “Hürriyet, Gene Hürriyet”,
“Türkiye’de Ortaöğretim”, “Goethe: Bir Dehanın Romanı” adlı
eserlerinin yanında dil, kültür ve tarih üzerine çeşitli eserleri
bulunmaktadır. Millî Eğitim Bakanlığı görevini yürüttüğü
dönemde tercüme bürosu kurdurmuştur. Felsefe ve edebiyat
alanlarında çeviri yapmıştır.

Nusret HIZIR

Nusret Hızır (1899-1980), Fransa’da felsefe, matematik
ve fizik üzerine eğitim görmüştür. İstanbul, Ankara,
ODTÜ Hacettepe Üniversitelerinde ders vermiş ve TTK’da
danışmanlık yapmıştır.

Nusret Hızır, felsefe ve bilim gibi sistemli insan faaliyetlerinin
kendi dili ve özel kavramları olduğunu belirtir. Yöntem olarak
da Analitik Felsefenin çözümleyiciliğini, yeni fikirlere ulaşmada
ise diyalektiğin daha etkili olduğunu savunur.

Akademik çalışmaları, Nietzsche ve Erasmus’tan çeviri
kitaplarıyla birlikte “Felsefe Yazıları”, “Bilimin Işığında Felsefe”,
“Geride Kalanlar” vb. eserleri vardır.

Hilmi Ziya ÜLKEN

Hilmi Ziya Ülken (1901-1974), Atatürk tarafından araştırma
yapması için Almanya’ya gönderilmiş, İstanbul ve Ankara
Üniversitelerinde felsefe, sosyoloji, sanat ve Türk düşünce
tarihi üzerine araştırmalar yapmış, ders vermiş ve ordinaryüs
profesörlüğe kadar yükselmiş bir akademisyendir. Bilgi ve
değerler alanına yönelik görüşlerini varlık temelinde ortaya
koymuştur. Felsefeyi ilk bilim olarak tanımlar. Felsefenin
dogmatik düşüncelerden arınarak hakikate yönelmesi
gerektiğini belirtir. Ona göre akıl, felsefenin; mantık da
düşünmenin aracıdır. Fenomenolojinin paranteze alma
yöntemini benimsemiştir. Ülken, sonlu ve sonsuz olarak iki
tür varlık olduğunu, sonlu varlık olan insanın ancak akıl ve
mantık aracılığıyla sonsuz varlığı düşünebileceğini, sezgiyle
onu hissedebileceğini ileri sürer. İrade özgürlüğünün ve
başkalarına karşı sorumlu olmanın temelini Allah’a karşı
sorumlu olmakta görür.

Felsefe tarihindeki tartışmalar üzerine getirdiği açıklamalarla
kendi felsefesini kuran Ülken, Türk ve İslam düşüncesi
üzerine eğilmiştir. “Varlık ve Oluş”, “Aşk Ahlakı”, “Ahlak İnsanî
Vatanperverlik”, “Türk Düşünce Tarihi”, “Türk Filozofları
Antolojisi”, “Metafizik”, “İbn Haldun”, “İslam Düşüncesi”,
“Felsefeye Giriş” ve “İslam Felsefesi Tarihi” eserlerinden
bazılarıdır.

Takiyettin MENGÜŞOĞLU

Takiyettin Mengüşoğlu (1905-1984), Almanya’da felsefe,
fizik ve kimya öğrenimi görmüş; yeni ontoloji ve fenomenoloji
akımlarından etkilenmiş ve bu alanda dersler vermiştir.
Mengüşoğlu, insanı antropolojik bir varlık olarak tanımlamıştır.
İnsanın yapısı ve eylemleriyle bütün olarak ele alınması
gerektiğini savunmuştur. Ona göre insan, değer üreten bir
varlıktır ve ona yaklaşırken bu değerler göz ardı edilmemelidir.
“Felsefeye Giriş”, “Kant ve Scheler’de İnsan Problemi”,
“Değişmez Değerler ve Değişen Davranışlar”, “Felsefi
Antropoloji”, “Fenomenoloji ve Nicolai Hartmann”, “İnsan ve
Hayvan”, “Dünya ve Çevre” vb. eserleri vardır.

Macit GÖKBERK

Macit Gökberk (1908-1993), Almanya’da doktorasını
yapmış, mezun olduğu İstanbul Üniversitesinde felsefe
dersleri vermiştir. Uzun yıllar Türk Dil Kurumunun da
başkanlığını yapmıştır. Felsefenin işlevlerinden birinin
de kültürü güçlendirmek için insanlara çağın bilincini fark
ettirmek olduğunu savunur. Felsefenin insanları aydınlatma
görevi olduğunu belirtir. Türkiye’de yapılan felsefenin ülkeyi
aydınlanmaya götürdüğünü ve Türkiye’nin de Batı gibi bazı
toplumsal evrelerden geçmesi gerektiğini belirtir. Türkiye
Felsefe Kurumu tarafından Macit Gökberk adına ödüller
verilmekte ve kurum, ailesine her yıl Macit Gökberk hatırasına
Felsefe Ödülü sunmaktadır. Felsefe tarihi çalışmalarıyla ve
“Felsefe Tarihi” adlı hacimli çalışmasıyla öne çıkan Gökberk’in
“Değişen Dünya Değişen Dil”, “Batı Anadolu’nun Yetiştirdiği
Antik Filozoflar”, “Aydınlanma Felsefesi, Devrimler ve Atatürk”,
“Kant ve Herder’in Tarih Anlayışları” gibi eserleri vardır.

Nurettin TOPÇU

Nurettin Topçu (1909-1975), Fransa’da lisans eğitimi
sonrasında Sorbonne’da doktorasını yapmış ve İstanbul
Üniversitesi’nden doçentlik unvanı almıştır. Topçu’nun
felsefesinin merkezinde etik, ahlak görüşünün temelinde
“hareket” kavramı yer alır. Hareket kavramını, insanın kendini
ve başka varlıkları değiştirebilmesi anlamında kullanır.
Düşünerek hareket etme, insana Allah tarafından verilen
amaca doğru olmalıdır. İnsanın amacı sonsuz olan Allah’a
ulaşmaktır. Topçu, insanın bu şuurlu ve amaçlı hareketini
idealist bir hareket olarak görür ve buna “isyan ahlakı” adını
verir. “İsyan”, Allah’ın emirlerinin uygulanması için, bu emirlere
engel olan durumlara karşı isyan edilmesini ifade eder.
Yanlışa ve kötülüğe isyan etmemek de kişiliksiz olmaktır.
Kötülükler karşısında teslimiyetçi olmayı şiddetle eleştirir.
Böylesi özgür bir zihniyetin oluşumunda en önemli faktör
eğitimdir. Topçu’nun öne çıkan kitapları şunlardır: “Yarınki
Türkiye”, “Felsefe”, “Bergson”, “Varoluş Hareket Felsefesi”,
“Var Olmak”, “Mantık”, “Mevlana ve Tasavvuf”, “Kültür ve
Medeniyet” ve “Taşralı”.

Aydın SAYILI

Aydın Sayılı (1913-1993), Atatürk’ün yönlendirmesi ile sınavını
kazanarak Harvard Üniversitesinde lisans, yüksek lisans ve
doktora eğitimini tamamlamıştır. Bilim tarihi alanında Dünyada
ilk doktora derecesini alan kişi olmuştur. A. Ü. DTCF Felsefe
Bölümünde bilim tarihi dersleri vermiştir. Çalışma alanı, Türkİslam
dünyası bilim faaliyetidir. Bu alan üzerine çalışmaları,
dünya felsefe literatüründe yerini almış, uluslararası ödüller
almıştır.

“Bilim Tarihi: Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir.”, “Mısırlılarda
ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp”,
“Beyrûnî’ye Armağan”, “Bilim, Kültür ve Öğretim Dili Olarak
Türkçe”, “İbn-i Sînâ Doğumunun Bininci Yılı Armağanı” ve
“Nikola Kopernik ve Anıtsal Yapıtı” gibi eserleri vardır.

Mübahat TÜRKER KÜYEL

A.Ü. DTCF Felsefe Bölümünde Felsefe Tarihi Kürsüsü
Başkanlığında ve akademik görevlerde bulunmuştur.
Küyel (d.1927), felsefenin ortaya çıkışında kültürler arası
etkileşimi vurgular, felsefenin doğa karşısında duyulan
şaşkınlıktan doğan bir düşünce olarak kökeninin Sümerlilere
kadar dayandığını savunur. Batı ve Antik Yunan kültürünün
araştırılmaya değer tek kültür olduğu görüşüne karşı çıkar.
Türk kültürünün de dünya kültürleri arasında önemli bir yerinin
bulunduğunu araştırmalarıyla göstermeye çalışmıştır. Türk
düşüncesini, Sümer düşüncesiyle ilişkilendirerek aralarında
dil ve içerik olarak anlamlı bağlantılar olduğunu savunur.
Eserlerinden bazıları çok sayıda dile çevrilmiştir. Küyel’in
“Üç Tehâfüt Bakımından Felsefe ve Din Münasebeti”,
“Aristoteles ve Fârâbî’nin Varlık ve Düşünce Öğretileri”,
“Felsefeye Başlangıç” ve “Türk Tefekkür Tarihi” gibi eserleri
bulunmaktadır.

İoanna KUÇURADİ

İoanna Kuçuradi (d.1936), lisans eğitimin ve doktorasını
İstanbul Üniversitesi’de tamamlamıştır. Kurucusu olduğu
(1969) H.Ü. Felsefe bölüm başkanlığından emekli (2003) olan
İoanna Kuçuradi, değerler felsefesi alanında çalışmalarına
hâlâ devam etmektedir. İnsan, ahlak ve değerler alanında
çalışmalar yapmıştır. Kuçuradi, bir olanak olarak her insana
açık olan özgürlüğe ulaşma durumunu sadece bazı insanların
gerçekleştirebileceğini savunur. Kuçuradi, kurucularından
olduğu Türkiye Felsefe Kurumunda bulunmuş ve Uluslararası
Felsefe Kurumları Federasyonunun ilk kadın başkanı
olmuştur.

Kuçuradi, aralarında “Goethe Madalyası” da olan birçok ödüle
sahiptir. “Max Scheler ve Nietzsche’de Trajik”, “Nietzche ve
İnsan”, “Schopenhauer ve İnsan”, “Liselerimizde Felsefe
Öğretimi”, “İnsan ve Değerleri: Değer Problemi”, “Etik,
Sanata Felsefeyle Bakmak”, “Çağın Olayları Arasında” ve “
Yüzyılımızda İnsan Felsefesi” adlı kitapları da bulunmaktadır.